- Yüzyıl İstanbul’unda Kütüphane kurma yarışı
Osmanlı’nın Bilgiye Açılan Kapıları
- yüzyılda kütüphaneler yalnızca kitapların değil, prestijin, kültürün ve mimari yeniliğin de simgesi haline geldi.
Bilginin Mimariye Dönüştüğü Dönem
Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. yüzyıl, yalnızca siyasi ve kültürel dönüşümlerin değil, aynı zamanda bilgiye verilen değerin mimariye yansıdığı özel bir dönem olarak öne çıkıyor. Bu dönemde inşa edilen bağımsız kütüphaneler, kitapların saklandığı mekânlar olmanın ötesine geçerek toplumun eğitim anlayışını, estetik beğenisini ve kültürel vizyonunu temsil eden yapılar haline geldi. İstanbul’da bugün sıradan bir yürüyüşe çıksanız, Süleymaniye’nin gölgesinde, Fatih’in avlusunda veya Bayezid meydanında tarihi kütüphane binalarına rastlarsınız. Çoğumuz bu yapıların önünden yüzlerce kez geçmiş, hatta içlerine girip çalışmışızdır. Ama pek azımız bu binaların aslında birer “prestij projesi” olduğunu, dönemin siyasi ve entelektüel rekabetinin taşlaşmış hali olduğunu bilir.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) tamamlanan bir doktora tezi, bu yapıları mercek altına alıyor. Yavuz Sezer’in “The Architecture of Bibliophilia: Eighteenth-Century Ottoman Libraries” başlıklı çalışması, 18. yüzyılda İstanbul’da neden yirmiden fazla kütüphane inşa edildiğini, bu binaların neden birbirinden bu kadar farklı olduğunu ve kütüphane sahibi olmanın neden bu kadar prestijli görüldüğünü anlatıyor
BİLGİNİN YENİ SERMAYESİ: KÜTÜPHANE VAKFETMEK
Günümüzde zengin bir iş insanı üniversiteye bağış yaparak adını yaşatmak istediğinde ne yapıyorsa, 18. yüzyıl Osmanlı devlet adamı da aynı şeyi kütüphane vakfederek yapıyordu. Ama burada önemli bir fark var: Kütüphane vakfetmek, sıradan bir hayır işi değildi. Kitaplar, sahibinin entelektüel derinliğini, okuma zevkini ve kültürel seviyesini gözler önüne seriyordu.
Bu dönemde kütüphane hareketinin en önemli itici gücü, “kültürel sermaye” adını verdiğimiz şeydi. Yani bilgi ve entelektüel birikim, tıpkı para veya toprak gibi bir prestij aracı haline gelmişti.
Başdefterdar Mustafa Atıf Efendi, 1742’de yaptırdığı kütüphaneyle o kadar büyük bir yankı uyandırdı ki, dönemin ünlü hattatı Müstakimzade Süleyman Saadeddin Efendi, bu eserin “diğer kütüphanelere model” olduğunu yazdı. Atıf Efendi’nin ardından gelen sadrazamlar ve hatta padişahlar, onun “taklitçisi” olmaktan gurur duydu.
Peki neden bir kütüphane inşa etmek bu kadar önemliydi? Çünkü daha önceki yüzyıllarda kitaplar genellikle cami duvarlarındaki nişlerde, medreselerdeki dolaplarda veya saray hazinelerinde saklanırdı. Ama 18. yüzyılda kitaplar, kendi binalarını hak edecek kadar değerli görülmeye başlanmıştı. Bu, adeta bir “kitapların özgürleşmesi” hareketiydi.
HER KÜTÜPHANE FARKLI
Kütüphane binalarının en ilginç yanı, hiçbirinin birbirine benzememesi. Tek bir kalıba sığmayan bu yapılar, dönemin mimarlarına ve hayır sahiplerine yaratıcılıklarını konuşturma fırsatı sunuyordu. Tez, bu çeşitliliği şöyle özetliyor:
Cami Gibi Kütüphaneler
En yaygın planlardan biri, tek kubbeli mahalle camilerine benzeyen kütüphanelerdi. Köprülü Kütüphanesi (1670’ler) ve Hacı Selim Ağa Kütüphanesi (1783), bu türün en bilinen örnekleri. Bu tercih, okuma eyleminin ibadete benzer bir ruhani boyut kazanmasıyla ilgiliydi.
Köşk Gibi Kütüphaneler
Sarayda oturan padişah, kitaplarını sıradan bir odada değil, âdeta bir dinlenme köşkünde muhafaza etmek istedi. Topkapı Sarayı’ndaki III. Ahmed Kütüphanesi (1719), üç tarafı revaklı bir köşk planına sahipti. Aynı şekilde, Hekimoğlu Ali Paşa’nın kütüphanesi (1733), sarayın en dıştaki kapısının üzerindeki köşke benzer bir tasarıma sahipti. Hatta bu yapı, İsfahan’daki ünlü Ali Kapu Sarayı’nı anımsatacak şekilde inşa edilmişti.
. Bizans Kilisesi Gibi Kütüphaneler
En ilginç örneklerden biri, Sultan I. Mahmud’un 1742’de Fatih Camii avlusuna yaptırdığı kütüphane. Bu yapı, İstanbul’daki geç Bizans dönemi kiliselerini taklit eden bir plana sahipti. Kubbeleri, tuğla-taş işçiliği ve taşıyıcı kolonlarıyla adeta küçük bir Bizans şapelini andırıyor. Tez bunu, dönemin “mimari oyun” anlayışının bir parçası olarak yorumluyor.
Roma Kilisesi Gibi Kütüphaneler
En şaşırtıcı örnek ise Nuruosmaniye Kütüphanesi (1755). Bu binanın oval planı, ünlü İtalyan mimar Francesco Borromini’nin Roma’daki San Carlo alle Quattro Fontane kilisesinin planıyla neredeyse birebir aynı. Yani 18. yüzyıl İstanbul’unda, bir Osmanlı mimarı Roma’daki bir kiliseyi model alarak bir kütüphane tasarlamıştı. Tez, bunun Borromini’nin planının İstanbul’a “taşınması” olduğunu ve dönemin Avrupa mimarisine olan ilgisini gösterdiğini belirtiyor.
. GÖKTEKİ KABE’NİN DÜNYADAKİ TEMSİLCİSİ
- yüzyıl kütüphanelerinin en ilginç sembolik özelliği, “Beytülma’mur” yani gökteki Kabe ile özdeşleştirilmeleriydi. Peki bu nasıl oluyordu?
Bazı kütüphanelerin salonlarının ortasına, içinde kitapların saklandığı küp şeklinde devasa ahşap dolaplar yerleştirilmişti. Bu dolaplar, adeta binanın içinde bir başka yapıydı. Dönemin şiirlerinde ve vakfiyelerinde, bu dolaplar Kabe’ye, bu kütüphaneler ise Beytülma’mur’a benzetiliyordu.
Sadrazam Damad İbrahim Paşa’nın 1720’de yaptırdığı kütüphanenin kitabesinde şu satırlar yazar:
“Beyt-i Ma’mur (Gökteki Kabe) bilginin evi olduğunda
Erdemlilerin tavaf yeri onun tarihi oldu.”
Yani kütüphaneye gelen bir okuyucu, bilgiyi ararken adeta kutsal bir mekanı ziyaret ediyor, okuma eylemi ise bir ibadete, bir hac yolculuğuna dönüşüyordu. Bu benzetme, dönemin bilgiye yüklediği kutsiyeti gözler önüne seriyor.
ÖZEL KÜTÜPHANELER
Sadece padişahlar ve sadrazamlar değil, zengin aileler de konaklarında özel kütüphane odaları (taş odalar) yaptırdı. Bu odalar, yangına karşı dayanıklı olması için taştan inşa edilirdi ve genellikle evin en süslü mekanıydı.
Dönem kaynakları, bu konaklarda çalışan özel kütüphanecilerden (kitabçı) bahseder. Bu kütüphaneciler, sadece kitapları korumakla kalmaz, aynı zamanda yeni kitaplar satın alır ve hatta konak sahiplerine entelektüel konularda danışmanlık yaparlardı.
İlginçtir ki, bu özel kütüphaneler belirli saatlerde halka da açıktı. Yani bir alim, bir vezirin konağında bulunan nadir bir eseri görmek istediğinde, belirlenen saatlerde gidip o kitabı inceleyebilirdi. Bu, kütüphanelerin sadece zenginlerin değil, tüm entelektüel çevrenin kullanımına açık olduğunu gösteriyor.
SANAT GALERİSİ OLARAK KÜTÜPHANE
Kütüphaneler sadece kitap okuma yerleri değil, aynı zamanda birer sanat galerisiydi. Koleksiyonlarda minyatürlü el yazmaları, kıymetli hat eserleri (murakkalar) ve hatta astrolablar gibi bilimsel aletler bulunuyordu.
Tez, bu eserlerin “ziyaret edildiğini” belirtiyor. Yani insanlar, sırf güzel bir hat levhasını veya nadir bir minyatürü görmek için kütüphaneye gidiyordu. Bu, kütüphanelerin erken dönem müze işlevi gördüğünü düşündürüyor.
Dönemin ünlü hattatı Müstakimzade, eserlerinde okuyucuları, bazı güzel hat eserlerini görmek için belirli kütüphaneleri ziyaret etmeye davet eder. Bu, adeta günümüzdeki bir sanat galerisinin sergi duyurusu gibidir.
KÜTÜPHANE ÇAĞININ SONU
- yüzyıl, Osmanlı kütüphane mimarisinin altın çağıydı. Ancak bu hareket, 19. yüzyılın başlarında yavaşlamaya başladı. Tez, bunun üç temel nedenine işaret ediyor:
- yüzyılda matbaa faaliyetlerinin hızlanması, kitaplara erişimi kolaylaştırdı. İnsanlar, nadir eserleri kopyalamak için kütüphaneye gitmek zorunda kalmadı.
Tanzimat sonrası açılan modern okullar, “kendi kendine öğrenme” (autodidactic) geleneğini zayıflattı. Kütüphaneler, eğitimdeki merkezi rollerini kaybetti.
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra yaşanan ekonomik zorluklar, büyük kültürel yatırımları olumsuz etkiledi.
Günümüze Miras
Bugün İstanbul’da dolaşırken, hala bu kütüphanelerin izlerini görebiliriz. Fatih’teki I. Mahmud Kütüphanesi, Beyazıt’taki Veliyüddin Efendi Kütüphanesi, Cağaloğlu’ndaki Atıf Efendi Kütüphanesi… Her biri, 18. yüzyıl İstanbul’unun entelektüel coşkusunu, mimari yaratıcılığını ve prestij rekabetini anlatan birer taş belge.
MERAKLISINA NOT
- İKİ KİŞİYE BİR KİTAP DÜŞÜYOR !!!
- TÜRKİYE’DE TOPLAM KİTAP SAYISI 43 milyon 971 bin 809 oldu
- Fransa’da 3 asırdır ayakta olan Milli Kütüphane 40 milyon esere ev sahipliği yapıyor
- Fransa’da kraliyet döneminden kalma eserlerin de yer aldığı Milli Kütüphane, 40 milyon eserden oluşan koleksiyonuyla ülkenin en büyük kütüphanesi olarak biliniyor.
- Birleşmiş Milletler İnsanı Gelişim Raporu’nda kitap okuma sıralamasında, Türkiye 86. sırada yer alıyor. Nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 76 milyon nüfuslu Türkiye’de çoğu kitap 2-3 bin civarında tirajla basılıyor.
- Dünyada en çok kitap okunan ülke olarak liste başında yer alan Hindistan’da her kişi, haftada ortalama 10 saat 42 dakika kitap okuyor.
- GÜNDE ortalama 5 SAAT televizyon seyreden Türk Halkı, kitap okumaya YILDA yalnızca 6 SAAT vakit ayırıyor.
- Japonya’da toplumun yüzde 14′ü, Amerika’da yüzde 12′si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21′i düzenli kitap okurken, Türkiye’de yalnızca ON BİNDE BİR kişi kitap okuyor.
- Bir Japon bir yılda ortalama 25, Bir İsviçreli bir yılda ortalama 10, Bir Fransız bir yılda ortalama 7, Bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor.
- Türkiye’de, okuma alışkanlığına sahip 70 bin kişi bulunuyor. 76 milyon kişinin yaşadığı bir ülkede bu sayı çok az .
- Kütüphaneye gidenlerin sadece yüzde 8’i kitap okumaya gidiyor. Diğer yüzde 92’si kütüphanede ne yapıyor acaba?
- Fransa’da düzenli kitap okuyanların sayısı yüzde 20′yi geçiyor. Peki Türkiye’de düzenli kitap okuyanların oranı nedir? Biliyor musunuz?
- On binde ikiyi bulmuyor!!!
- Hayır. Kitap için yılda harcadığımız para dünya ortalamasının ancak üçte biri kadar, 1 Lirayı bulmuyor.
📚 KAYNAKÇA
- Sezer, Yavuz. The Architecture of Bibliophilia: Eighteenth-Century Ottoman Libraries. PhD Dissertation, Massachusetts Institute of Technology, 2016. [Tezin tam metni]
- Erünsal, İsmail E. Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri: Tarihi Gelişimi ve Organizasyonu. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2008. [Osmanlı kütüphaneleri üzerine temel başvuru kaynağı]
























Cevap Yaz