ESERLERİMİZE SAHİP ÇIKAMADIK YA YIKTIK YA YANDI YA DA YOLA GİTTİ

Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)

Bir Şehrin Hafızası Nasıl Yok Edilir? İstanbul’un Kaybolan Mimari Mirası ve Bilinçsizlik Tarihi

İstanbul, dünyanın en zengin somut kültürel mirasına sahip şehirlerinden biridir. Yüzyıllar boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı gibi üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış bu kadim kent, mimari eserler açısından adeta bir açık hava müzesidir. Ancak ne yazık ki, bu eşsiz mirasın önemli bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Ya yangınlarla kül olmuş, ya depremlerde yıkılmış ya da en acısı, bilinçsizce yıktırılarak yerine yollar, otoparklar ve betonarme yapılar inşa edilmiştir.

Bu yazıda, Osmanlı Batılılaşma döneminde (18. yüzyıldan itibaren) inşa edilen ve günümüze ulaşamayan 9 önemli eseri, mimari özelliklerini ve yok oluş hikayelerini ele alacağız. Bu eserler, sadece birer taş yığını değil, bir medeniyetin, bir estetik anlayışın ve bir dönemin ruhunun somut tanıklarıydı. Onları kaybetmek, yalnızca bir binayı değil, bir parça hafızamızı da kaybetmek anlamına geliyordu.

İhtişamın İnşası ve Trajik Sonu: Neo-Rönesans Üslubun Kayıp Şaheserleri

Osmanlı’da Batılılaşma hareketleriyle birlikte mimariye de yeni üsluplar girmeye başladı. Barok, Rokoko, Ampır ve özellikle Neo-Rönesans, İstanbul’un siluetini değiştiren etkiler yarattı. Ancak bu üslubun en görkemli örneklerinden bazıları günümüze ulaşamadı.

  1. Hatice Sultan Sarayı (1785-1801):Sultan III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan için Defterdarburnu’nda inşa edilen bu saray, Osmanlı mimarisinde ilk Neo-Rönesans üslupta yapılan eser olma özelliğini taşıyordu. Fransız ressam ve mimar Antoine-Ignace Melling tarafından tasarlanan saray, Dor ve İyonik sütunları, istiridye kabuğu şeklindeki nişleri ve frontonlu (üçgen alınlıklı) cephesiyle dönemin Avrupa mimarisinden izler taşıyordu. Maalesef bu görkemli yapı, 19. yüzyılın sonlarında yıktırıldı. Yerine Sultan II. Abdülhamid’in kızları Naime Sultan ve Zekiye Sultan için iki ayrı sahil sarayı inşa edildi. Bugün sadece Melling’in gravürlerinde ve Abdullah Frères’in fotoğraflarında varlığını sürdürüyor.
  2. Darülfünun (1846-1854):İlk Osmanlı üniversitesi olan Darülfünun, İsviçreli mimar Gaspare Trajano Fossati tarafından Ayasofya yakınlarında inşa edildi. Neo-Rönesans üslubundaki bu üç katlı, kare planlı, avlulu ve kuleli yapı, dönemin en önemli eğitim kurumlarından biriydi. 1876’da ilk Osmanlı Mebusan Meclisi burada toplanmış, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla tekrar Meclis’e ev sahipliği yapmıştır. Ancak 1933 yılında geçirdiği büyük bir yangın sonrası harap olan Darülfünun, maalesef restore edilmedi ve kalıntıları ortadan kaldırıldı. Bugün yerinde başka yapılar bulunmaktadır.
  3. Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu (1850’ler):Dolmabahçe Sarayı bahçesinde, Bezmialem Valide Sultan Camii ile saray arasında yer alan bu tiyatro binası, Neo-Rönesans ve Oryantalist üslupların bir karışımıydı. Dönemin önemli kültür merkezlerinden biri olan yapı, 1939 yılında hiçbir geçerli sebep olmaksızın yıktırıldı. Yol düzenleme çalışmaları bahane edilerek ortadan kaldırılan tiyatro, bugün sadece 1860 yılına ait Abdullah Frères fotoğraflarında görülebiliyor.

“Nedensiz” Yıkımlar: Yok Olan Sivil Mimari Örnekleri

Anıtsal yapılar kadar, sivil mimari örnekleri de bu yok oluştan nasibini aldı. Yangınlar, yol çalışmaları ve tamamen bilinçsiz uygulamalar, yüzlerce tarihi eserin yok olmasına neden oldu.

  1. Âli Paşa Konağı (1865):Beyazıt’ta Mercan Yokuşu’nun başında, bugün İstanbul Üniversitesi’nin doğusunda yer alan bu görkemli konak, dönemin önemli devlet adamlarından Mehmed Emin Âli Paşa için inşa edilmişti. Üç katlı, kagir (taş) yapısı ve anıtsal büyüklüğüyle Ampir üslubun en güzel örneklerinden biriydi. Halk arasında “yanık saray” olarak anılan konak, 1911’deki Mercan Yangını’nda büyük hasar gördü. Uzun yıllar harap halde bırakılan yapı, 1950 yılında tamamen yıktırıldı. Yerine 1985’te katlı otopark yapıldı. (2022’de bu otopark da yıkıldı.)
  2. Hamidiye Sıbyan Mektebi (1780):Sultan I. Abdülhamid tarafından Bahçekapı’da inşa ettirilen bu sıbyan mektebi, Barok üslubun etkilerini taşıyordu. Dikdörtgen planlı, iki katlı ve düzgün kesme taşla inşa edilmiş olan yapı, 1909-1918 yılları arasında yıktırıldı ve yerine Mimar Kemaleddin tarafından IV. Vakıf Han inşa edildi. Yapının sadece sebil kısmı, Gülhane’de Zeyneb Sultan Camii’nin avlu duvarına monte edilerek günümüze ulaşabildi.
  3. Karaköy Camii (Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii) – 1950’ler:Art-Nouveau üslubun nadir örneklerinden biri olan bu cami, Karaköy’de Ziraat Bankası binasının yanında yer alıyordu. 1950’lerde tamamen nedensiz bir şekilde yıktırıldı. Yerine hiçbir yeni yapı inşa edilmedi; sadece boş alan kaldı. Camiden geriye kalan sütun başlıkları, mermer parçaları ve diğer kalıntılar, Kınalıada Camii avlusuna taşınarak adeta bir “hatıra mezarlığı” oluşturuldu.

Kışlalar, Kasırlar ve Sefaretlerin Hazin Sonu

Osmanlı’nın askeri gücünü ve uluslararası temsil yeteneğini simgeleyen yapılar da bu yıkım furyasından nasibini aldı.

  1. Taksim Topçu Kışlası (1803-1806):Günümüz Taksim Gezi Parkı’nın bulunduğu alanda yer alan bu kışla, Sultan III. Selim döneminde kapıkulu askerlerinin topçu sınıfı için inşa edilmişti. Daha sonra Sultan II. Mahmud, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid dönemlerinde onarımlar geçiren yapı, Mağribi/Oryantalist üslupta tasarlanmıştı. Köşelerinde yükselen kuleleri ve soğan kubbeleriyle dikkat çeken kışla, 1941 yılında Lütfi Kırdar’ın İstanbul valiliği döneminde yıktırıldı ve yerine İnönü Gezisi (park) yapıldı. Tarihi bir kışlanın yerine park yapılması, o dönemde bile büyük tartışmalara yol açmıştı.
  2. Poligon Kasrı (1888-1889):Sultan II. Abdülhamid devrinde, Almanlardan alınan Mavzer marka tüfeklerin denenmesi için Kağıthane’de oluşturulan poligon alanında inşa edilen bu kasır, Oryantalist-Mağribi tasarımıyla dikkat çekiyordu. Tek katlı, üç parçalı yapısı ve padişahın atışları izlemesi için tasarlanmış geniş orta sofasıyla özel bir yapıydı. 1916’da İttihatçı fedai Yakub Cemil bu kasrın önünde kurşuna dizilmişti. 1956 yılında havagazı fabrikası yapılmak üzere yıktırılan Poligon Kasrı, bugün yerini İETT garajına bırakmıştır.
  3. İngiliz Yazlık Sefareti (1840’lar):Tarabya’da bulunan ve Osmanlı’nın İngiltere ile olan diplomatik ilişkilerinin sembolü olan bu yapı, Eklektik ve Oryantalist üslubun ilginç bir sentezini sunuyordu. Ahşap, üç katlı, iki yüksek kuleye sahip ve deniz cephesinde balkonları bulunan sefarethane, adeta bir Avrupa dağ köşkü (Chalet) görünümündeydi. 1911 yılında bir yangın sonucu küle döndü. Bugün bulunduğu yerden sahil yolu geçmektedir.

Kültürel Miras Bilinci Şart

Makalede incelenen 9 eserin 6’sı, 1939-1957 yılları arasında yıkılmıştır. Bu yıllar, İstanbul’un tarihi dokusunun en ağır darbeleri aldığı dönem olarak tarihe geçmiştir. Yangınlar, depremler, demiryolu ve karayolu çalışmaları, imar planları, fabrika inşaatları, otopark yapımı ve ne yazık ki, “nedensiz” yıkımlar, bu eserlerin yok olmasının başlıca sebepleridir.

Bu durum, Erken Cumhuriyet döneminde tarihi yapılara karşı ne yönetim ne de toplum nezdinde yeterli bir bilincin oluşmadığını göstermektedir. Oysa bir milletin geçmişiyle bağ kurabilmesi, kültürel mirasına sahip çıkmasıyla mümkündür. Kaybettiğimiz her yapı, sadece bir bina değil; bir medeniyetin izi, bir dönemin ruhu ve gelecek nesillere bırakılacak bir hafıza parçasıdır.

Bugün hala ayakta duran eserlerimizi korumak, yok olanların ise en azından görsel kayıtlarını, gravürlerini, resimlerini ve fotoğraflarını gelecek nesillere aktarmak, hepimizin ortak sorumluluğudur. Tarihine sahip çıkmayan toplumlar, geleceğini de inşa edemez.

MERAKLISINA NOT

  • • İstanbul’da bugün artık var olmayan yüzlerce tarihi yapının tek görsel kanıtı, 19. yüzyıl gravürleri ve Abdullah Frères gibi erken dönem fotoğrafçıların çektiği fotoğraflardır. Pek çok eserin restorasyonu bile bu görseller sayesinde tartışılabiliyor.
  • • Uzmanlara göre tarihi eserlerin en büyük düşmanı yalnızca yangın veya deprem değil; “imar kararları” ve yol genişletme projeleri de birçok yapının tamamen ortadan kalkmasına neden oldu.
  • • Osmanlı döneminde büyük yangınların ardından aynı yerde yeniden inşa edilen çok sayıda yapı bulunurken, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki bazı yıkımların ardından aynı eserler bir daha hiç yapılmadı.
  • • Araştırmalarda, 1950’li yılların İstanbul’un tarihi dokusunu en fazla değiştiren dönemlerden biri olduğu; Vatan ve Millet Caddeleri başta olmak üzere geniş bulvar projelerinde çok sayıda tarihi yapının kaybedildiği vurgulanıyor.
  • • Bugün İstanbul’da bazı meydan, park ve yolların altında eski saray, kışla, köşk ve konakların temellerinin bulunduğu; bunların bir kısmının arkeolojik kayıtlarla tespit edildiği belirtiliyor.
  • • Kültürel miras araştırmalarında “en büyük kayıp”, sadece binanın yıkılması değil; ona ait plan, kitabe, süsleme ve arşiv belgelerinin de yok olması olarak değerlendiriliyor. Böyle durumlarda yapının bilimsel olarak yeniden belgelenmesi neredeyse imkânsız hale geliyor.

 

 

Kaynak: Uluslararası Sanat ve Estetik Dergisi, Aralık 2025, Sayı: 16, ss. 164-204. “Osmanlı Görsel Kaynakları Bağlamında İstanbul’un Yok Olan Yapıları, Batılılaşma Devrinden Örnekler”, Mert Ağaoğlu & Zeynep Tuana Çırtma.