GEÇMİŞTEN ELİMİZDE TEK O KALDI

1894’ten bugüne: Bir kadim mesleğin yıkılış ve diriliş hikâyesi

Fahri Sarrafoğlu(İstanbul Seyyahı)

İstanbul’un hafızası olan sahaflık, 1894 depremiyle sarsıldı, 1928 Harf Devrimi’yle dilsizleşti, 1950 yangınıyla küle döndü, Cağaloğlu’nda ekonomik cendereyle boğuştu ve son olarak dijital çağın algoritmalarıyla baş başa kaldı. Zeki Taştan’ın “Sarsılan Zamanlar ve Kadim Eşik” başlıklı makalesi, bu sarsıntıları tek tek ele alıyor ve her kırılmada sahaflığın nasıl yeniden şekillendiğini gözler önüne seriyor. Her yıkımda “manayı bir başka rafa taşımayı” başaran kadim bir mesleğin hikayesi şöyle:

Tozlu Rafların Sessiz Muhafızları

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan köklü bir gelenek olarak sahaflık, yalnızca kitap satıcılığı değil; bilginin aktarıcısı, kâtiplerin ve mücellitlerin hamisi, medrese talebesinden Avrupalı seyyaha kadar uzanan geniş bir yelpazede İstanbul’un entelektüel nabzını tutan bir meslek olagelmiştir. Ancak bu meslek, adeta bir “deprem kuşağı” üzerinde kurulmuş gibidir. Fiziksel sarsıntılar, kültürel travmalar, yangınlar ve nihayetinde dijital bir tsunami…

Kubbeler Çökerken Kitaplar Savruldu

İlk büyük fiziksel deprem 1894 yılında İstanbul’u vurdu. Kapalıçarşı’nın kubbeleriyle birlikte sahafların asırlardır barındığı yapılar çöktü. Makaleye göre bu deprem, “kitabı yüzyıllardır sığındığı ana gövdeden söküp yeni Sahaflar Çarşısı’nın loş, dar dükkânlarına savurdu.” Sahaflar, Beyazıt’taki Hakkâklar Çarşısı’na taşındılar ve orayı kalıcı mekân edindiler. Bu deprem, sahaflığın mekânsal hafızasında bir ilk kırılmaydı.

1928 – Harf İnkılabı ve Bir Gecede Dilsizleşen Binlerce Elyazması

Makalenin en çarpıcı bölümlerinden biri, Harf Devrimi’nin sahaflık üzerindeki yıkıcı etkisini anlatıyor. Yazar bu olayı bir “kültürel deprem” olarak tanımlıyor ve şu vurucu cümleleri kullanıyor:

“Bir gecede Osmanlıca metinler okunamaz hâle geldi. Tonlarca kitap, elyazması, risale kullanılamaz oldu. Çarşıya çuvallarla kitap yığıldı ama alıcı yoktu. Stoklar hurda değerine indi. Matbaalar ve kitapçılar borç batağına sürüklendi, iflaslar yaşandı. Kültürel hafıza ağır yara aldı. Buradaki deprem, binaları değil manayı yıktı. Elyazmaları bir gecede dilsizleşip okunamaz nesnelere dönüştü.”

Bu dönem, sahaflık tarihinin en trajik dönüm noktasıdır. Ancak yazarın da vurguladığı gibi, bu yıkım uzun vadede çarşıya yeni bir misyon yüklemiştir. Biriken Osmanlıca eserler yıllar sonra kıymetlenerek nadir kitap ticaretine soluk getirmiştir.

Seyfettin Özege ve Hurda Sanılan Hazineler

Makalenin en kahramanlık dolu sayfalarından biri, Seyfettin Özege’ye ayrılıyor. Özege, eski harfli kitapların “hurda” muamelesi görüp sokaklara, fırınlara ve kâğıt fabrikalarına döküldüğü o hüzünlü dönemde büyük bir sivil direniş başlatır. Binlerce nadir eseri kağıtçıların elinden kurtarır ve ömrünü bu mirası korumaya adar. Makalede şu satırlar dikkat çekiyor:

“Bu devasa çabanın neticesinde biriken binlerce ciltlik paha biçilemez koleksiyonunu, ‘kitapların layık olduğu vakur iklimde korunması’ şartıyla doğduğu topraklara, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne bağışlamıştır. Bugün Erzurum, Türk kültür tarihinin en kapsamlı koleksiyonuna ev sahipliği yaparak araştırmacılar için adeta bir kutup yıldızı görevi görmektedir.”

6 Ocak 1950 – Sahaflar Çarşısı Küle Döndü

Üçüncü büyük sarsıntı bir deprem değil, yangındı. 6 Ocak 1950 gecesi çıkan büyük yangında Sahaflar Çarşısı tamamen yandı. Sayısız matbu ve yazma eser yok oldu. 1894’ten beri burayı mekân edinen sahaflar ikinci kez büyük bir maddi yıkımla yüzleşti. Belediye, yangından zarar gören tüm dükkânları kamulaştırıp yıktı. Ekim 1952’de çarşı betonarme olarak yeniden inşa edildi. Makalenin tespiti şu:

“Bu yeniden doğuş fiziki modernleşme getirdi. Ahşap dükkânların yerini beton aldı, çarşı kurumsal yapıya kavuştu ancak lonca gelenekleri de zayıfladı.”

Kitap Kokusunun Yerine Dönerci ve Telefon Aksesuarı

Makalenin en hüzünlü bölümlerinden biri de Cağaloğlu’na ayrılıyor. Yazarın doktora eğitimi sırasında müdavimi olduğu Cağaloğlu, sadece kitabın merkezi değil; akademisyenlerin, yazarların, gazetecilerin sabah akşam uğradığı bir buluşma mekânıydı. Ancak 2000’lere doğru her şey değişti. Makalede şöyle anlatılıyor:

“Yayıncılık piyasasının tekelleşmesi ve dağıtım ağlarının merkezileşmesiyle büyük yayınevleri Anadolu Yakası’na, Beyoğlu’na veya lojistik depolarına taşındı. Matbaalar dijital baskıya geçti. Babıâli yokuşu sessizleşti. Kira fiyatları uçtu; birçok sahaf bu ekonomik cendereye dayanamadı, dükkânlarını kapattı. Yerlerine kahvehaneler, turist lokantaları, telefon aksesuarcıları, zincir lokanta ve dönerciler geldi.”

Bugün Cağaloğlu yokuşunda sadece eski sahaf kokusu ve tabela izleri kaldı. Sahaflığın kalbi Beyazıt’a, Üsküdar’a, Kadıköy’e göç etti ama Cağaloğlu’nun matbaa-sahaf-yazar-okuyucu dörtgeninin büyüsü bir daha geri gelmemek üzere yok oldu.

Son Deprem: Dijital Tsunami – Algoritmalar ve “Sepete Ekle” Butonları

Makalenin en güncel ve belki de en çarpıcı bölümü “dijital deprem”e ayrılmış. Yazar, internet ve yapay zekânın sahaflık üzerindeki dönüştürücü etkisini şu sözlerle özetliyor:

“Eskiden sahaf; sadece bir tüccar değil, kitapla okur arasında köprü kuran, hikâye aktaran bir bilgeydi. Şimdiyse bu insanî aracılık, yerini soğuk algoritmalara ve ‘sepete ekle’ butonlarına bıraktı. Yapay zekâ modelleri nadir eserlerin özetini, en zor metinlerin aktarılmasını ve analizini anında sunarken, araştırmacılar için toz yutmak artık bir ‘zaman kaybı’ olarak görülmeye başlandı.”

Yazar, dijital dünyanın size sadece aradığınızı verdiğini, oysa bir sahaf dükkânının “tevafuk” büyüsüyle hiç aramadığınız bir hazineyi bulmanın eşsiz sevincini vaat ettiğini hatırlatıyor. Sonuç olarak dijital çağ, sahaflığı tamamen yok etmese de onu mekânsızlaştırarak göçe zorladı.

“Sahaflık artık rutubetli dükkân kokusu ile ekran parıltısı arasında sıkışmış, bir yanıyla modern dünyaya teslimiyet diğer yanıyla kültürel bir direniş hikâyesi oldu.”

Kadim Eşikte Bekleyenler

Makale şu güçlü cümleyle noktalanıyor:

“Sahaflık, fiziksel depremlerden kültürel yangınlara kadar pek çok sarsıntıyla yoğrulmuş, her yıkımda manayı bir başka rafa taşımayı başarmış kadim bir eşiktir.”

Bu eşikte hâlâ bekleyenler var. Raif Yelkenci, Turan Türkmenoğlu, Müteferrika Sahaf ve niceleri… Onlar, betonarme çarşılarda, tozlu raflarda, hatta ekranların gölgesinde bile olsa, “yitik söz”leri yeniden nefes aldırmaya devam ediyor.

📌 Kaynak:

Taştan, Zeki. “Sarsılan Zamanlar ve Kadim Eşik: Depremler Boyunca Sahaflık” (2026).
Ayrıca bkz. Erünsal, İ. E. (2013). Osmanlılarda Sahaflık ve Sahaflar. Timaş Yayınları.
Sayar, A.G. (2020). Sahhaf Raif Yelkenci. Ötüken Yayınları.