Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)
Simit deyip geçiyoruz değil mi, ister zengin ister fakir, ister öğrenci ister memur ya da iş kadını, iş adamı olalım simiti tatmayan yoktur. Aslında fakirin ekmeği diye bilinir. Ama simitin hikayesini araştırdık ve simitin şaşırtıcı hikayesini sizler için istifadenize sunuyoruz. İşte detaylar:
SİMİT SELÇUKLU MUTFAĞININ VAZGEÇİLMEZİ
Simit aslen Selçuklu mutfağından gelmektedir. Bir ara yemek olarak ortaya çıktı. Tarihi kaynaklar İstanbul’da 1525 yılından bu yana simit tüketildiğini ortaya koyuyor. 1593 yılında Saray Simit’inin fiyatına standart getirildiği kaynaklarda belirtiliyor. i Evliya Çelebi seyahatnamede 1600’lü yıllarda İstanbul’da simit üreten 70 fırın olduğunu ifade ediyor. İmparatorluğun diğer coğrafyasına da simit sevgisi artarak yayılıyor .1691 yılındaki bir kayda göre sarayda günde 31 simit veriliyordu. 18. yüzyıla kadar simit halka i simit olarak anılırken daha sonra sadece simit olarak anılmaya başlandı. İstanbul’da İkinci Dünya Savaşı’na kadar kesintisiz simit üretimi devam etmiş sadece savaş süresince simit üretimine ara verilmiştir.
DÜNYANIN BAŞKA ÜLKESİNDE İSTANBUL SİMİDİ YOK
Simit’in tarihi tahmini 600 yıl öncesine dayanmaktadır. Eğer simitin dünyanın başka neresinde olduğunu merak ediyorsanız, başka bir ülkede olmadığını görürsünüz. Simitin Osmanlıdaki serüveni 14.yüzyıla kadar dayanmaktadır. Bu yüzyıllarda sultan sofralarında, saray mutfağında da yerini almayı başarmıştır. Aslında simit bir bakıma saraylı idi.
YENİCERİLERİN OLMAZSA OLMAZI SİMİT
Hekim Bereket Türkçe el yazması tıp kitabı olan Tufet-i Mubariz adlı eserinin son kısmında Tabiat Name bölümünde yemek çeşitlerinden ve hamur işlerinden bahsederken simitten de bahsetmektedir. Yeniçerilerin bir kolu olan “Sekban Sınıfı”na ait fırınlarda çalışmak üzere işe başlayanlara simitçi denmekte, saray fırınında “Simitçi Ustası” adı ile çalıştırılan ustalar bulunmakta idi. Görüldüğü üzere yeniçeriler simidi bolca tüketmişlerdir.
SİMİTCİLER DERNEKLEŞİYOR
Evliya Çelebinin seyahatnamesinden İstanbul’da simitçilerin 70 fırında, toplam 300 nefer olarak çalıştığını, bunlardan kimisinin de bağlı olduğu fırınların çırakları olarak fırın hesabına çalıştıklarını öğreniyoruz. Ancak, simitçilerin “Simitçiler, Ekmekçi ve Börekçiler” adıyla dernek kurmaları, 10 Haziran 1910 tarihinde gerçekleşiyor.
XIV. Yüzyılda Osmanlıda simit çeşitli vesilelerle karşımıza çıkıyor. Örneğin Avrupalı ressamlar eserlerinde simit ve simitçilere sıkça yer vermişlerdir. Bunlardan en ünlüsü İtalyan ressam Giovanni Birindesi’dir. Abdül Mecit devri İstanbul’unu anlatan gravürlerinin pek çoğunda simitçiler bulunmaktadır. Diğer bir ressam ise yağlıboya “Simit Satıcısı” tablosunu da resmeden Warwick Goble’dır. Simit’in hayatımızdaki yeri sadece II. Dünya Savaşı yıllarında bir süreliğine boş kalmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarında unun az olması nedeni ile bir süre simit yapımı yasaklanmıştır. Çok fazla uzun sürmeyen bu yasaktan sonra un üretiminin normal düzeye çıkması ile yapımı tekrar serbest bırakılmıştır.
Türkiye dışında hiçbir ülkede üretilmeyen simit, susam, un, maya ve pekmezden oluşur.
ÜÇ TÜR SİMİT VAR
1 – Taban simidi : Fırına tıpkı ekmek gibi kürekle atılır.
2 – Tava simidi : Tavada pişirilir.
3 – Kazan simidi : Az susamlı ve parlak görünüşlüdür.
Simidin rengindeki ve lezzetindeki fark, şehirden şehire değişmesi ise “pekmezleme” denilen aşamanın farklı uygulanmasından kaynaklanmaktadır.
“Pekmezleme işlemi İstanbul’da ‘soğuk’ olarak, Ankara, İzmir, Bursa ve pek çok diğer yörede ise genelde ‘sıcak’ olarak yapılır. Sıcak pekmezlemenin özelliği ise Pekmez ve su yaklaşık bire bir oranında karıştırılıp bir kap içinde kaynatılır.Halka haline getirilip bağlanmış olan simitler önce bu kaynar pekmezli su içinde bir müddet ön pişirmeye tabi tutulurve hemen ardından susama bulanıp fırına sürülür.
Kaynak : https://yasinusta.com.tr/simitin-tarihcesi/















Cevap Yaz