İSTANBUL’UN MANEVİ BEKÇİLERİ

Derya Ali Baba, Çöpatlamaz Baba, Düğümlü Baba, Horoz Mehmet Dede, Köpekçi Hasan Baba, Nalıncı Memi Dede, Pazar Ola Hasan Bey ve Bayraktar Mehmed Dede… İstanbul’un sur diplerinde, eski mahallelerinde ve hazirelerinde bugün dahi isimleri yaşamaya devam eden birbirinden ilginç şahsiyetler. Kimi fetih ordusunun sakası, kimi gördüğü çöpü yerden almadan geçemeyen bir gönül insanı, kimi elbisesine düğümler bağlayan bir derviş, kimi sokak köpekleriyle gezen sıra dışı bir İstanbul sakiniydi. Bu isimlerin her birinin ardında İstanbul’un manevi ve toplumsal hafızasına ait farklı bir hikâye bulunuyor.

🚪 Her Kapıda Bir Manevi Bekçi

İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda değerli bir büyüğüm bana şöyle demişti:

“Oğlum, İstanbul’un 60 kapısı var. Dikkat et, her kapısında bir Allah dostu, bir manevi bekçi var.”

Bu söz zihnime öylesine yerleşti ki İstanbul’u dolaşırken sur kapılarının çevresine başka bir gözle bakmaya başladım. Topkapı, Eğrikapı, Çatladıkapı, Mevlanakapı… Eski İstanbul’un kapıları yalnızca şehre giriş ve çıkışı sağlayan noktalar değildi.

Özellikle kara surlarının çevresinde, İstanbul’un fethi için farklı dönemlerde şehre gelen Müslüman askerlerden şehit olduğu kabul edilen kişilere ait kabir ve makamlar bulunmaktadır. Emevî ve Abbâsî dönemlerindeki İstanbul seferlerine katılan askerlerle, 1453 fethinde şehit düşen ve halk arasında Nîmel Ceyş, yani “müjdelenmiş askerler” olarak anılan kişilere nispet edilen mezar ve türbeler İstanbul’un manevi hafızasının önemli parçalarıdır.

Bugün bunların bir bölümünü artık yerinde göremiyoruz. Zaman içerisinde bazı mezarlar kaldırılmış veya başka mezarlıklara nakledilmiş olsa da İstanbul’un hafızasında “manevi bekçiler” olarak yaşayan isimlerin hikâyeleri anlatılmaya devam ediyor.

İşte bu yazıda İstanbul’un sokaklarında iz bırakmış bu sıra dışı şahsiyetlerden bazılarını tanıyacağız.

🌊 DERYA ALİ BABA

💧 Fetih Ordusunun Sakabaşı

Derya Ali Baba hakkındaki anlatılar bizi 1453 yılına, İstanbul’un fethine götürüyor. Rivayete göre Ali Efendi, Fetih Ordusu’nun sakabaşıydı. “Saka”, dönemin şartlarında ordunun su ihtiyacının karşılanmasında görevli kişiydi. Dolayısıyla savaş şartlarında son derece önemli bir vazifeyi yerine getiriyordu.

Fetih ordusu İstanbul surlarına dayanmış, mücadele bütün şiddetiyle devam ederken asker arasında endişe verici bir haber yayılmaya başlar:

Ordu susuz kalmaktadır.

Kuyuların boşaldığı, suyun azaldığı ve askerin susuzluk çektiği söylentisi kısa zamanda bütün ordugâha yayılır. Haber nihayet Fatih Sultan Mehmed’e kadar ulaşır.

Genç hükümdar öfkelenerek sakabaşının huzuruna getirilmesini ister.

🌊 “Padişahım, Su Çok…”

Ali Efendi, padişahın huzuruna son derece sakin bir şekilde çıkar. Rivayete göre Fatih, askerin susuzluktan sıkıntı çektiğini söyleyerek neden gerekli tedbirlerin alınmadığını sorar.

Ali Efendi’nin cevabı ise şaşırtıcıdır:

“Devletli padişahım, merak buyurmayınız. Su çok.”

Bu söz Fatih’in öfkesini daha da artırır. Bunun üzerine Ali Efendi sırtındaki su kırbasını gösterir ve içinde yeterince su bulunduğunu söyler.

Anlatıya göre Fatih Sultan Mehmed kırbanın içine baktığında gördükleri karşısında hayrete düşer. Küçücük kırbanın içinde adeta uçsuz bucaksız bir su bulunduğu anlatılır. Paşalar ve vezirler de çağrılır; onların da aynı manzaraya şahit oldukları rivayet edilir.

Bu olağanüstü hadise nedeniyle Ali Efendi’nin daha sonra “Derya Ali Baba” adıyla anıldığı aktarılır.

⚖️ Suyun da Bir Ölçüsü Var

Derya Ali Baba’nın padişaha yaptığı açıklama ise hikâyenin dikkat çekici bölümlerinden biridir. Askerin savaşırken çok terlediğini, bu nedenle onlara birdenbire ve sınırsız miktarda su vermenin sağlıklarını bozabileceğini söyler. Yani suyun bulunmadığını değil, kontrollü dağıtıldığını anlatır.

Ardından kırbasını yere vurduğu ve kırbanın parçalandığı yerden coşkun bir suyun çıktığı rivayet edilir.

Fatih Sultan Mehmed bunun üzerine sakinleşir ve Derya Ali Baba’ya ne istediğini sorar. Ancak anlatıya göre onun dünya malında gözü yoktur.

🌿 Kazlıçeşme’de Kalan Hatıra

Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed’in Derya Ali Baba’yı unutmadığı ve bugünkü Kazlıçeşme civarında kendisine geniş bir arazi tahsis ettiği anlatılır.

Derya Ali Baba’nın ise bu araziyi sağlığında vakfettiği ve yakınlarına:

“Bunlardan fakir fukara sebeplensin.”

diye vasiyette bulunduğu aktarılır.

Derya Ali Baba’nın İstanbul’daki hatırası bugün de Kazlıçeşme’de yaşamaktadır.

🧹 ÇÖPATLAMAZ BABA

🚮 Yerdeki Çöpün Yanından Geçemeyen Adam

İstanbul’un sıra dışı gönül insanlarından biri de Çöpatlamaz Baba olarak bilinen şahsiyettir.

Onu diğerlerinden ayıran oldukça ilginç bir özelliği vardır: Rivayete göre yerde bir çöp gördüğünde onu almadan geçemezdi.

Bugünün İstanbul’unda yürüdüğümüzü düşünelim. Birisi önümüzde kâğıt atıyor veya otomobilinin camından sigara izmariti fırlatıyor. Çoğumuz kızar, söylenir ve yolumuza devam ederiz.

Çöpatlamaz Baba’nın tavrı ise farklıdır. O, çöpe kızmak yerine eğilip onu yerden kaldırmayı tercih eder.

🤲 “Hâlimi Sana Verdim”

Çöpatlamaz Baba hakkında anlatılan en ilginç rivayetlerden biri Atıf Efendi ile ilgilidir.

Atıf Efendi bir gün kayığa binerken Çöpatlamaz Baba, kayığın baş tarafına ayağıyla üç kez basarak:

“Hâlimi sana verdim, hâlimi sana verdim, hâlimi sana verdim.”

der ve uzaklaşır.

Rivayete göre Atıf Efendi Balat İskelesi’nde karaya çıktıktan sonra yerde gördüğü çöplerin yanından geçemez hâle gelir. O günden sonra önüne çıkan çöpleri toplamaya başlar.

🌱 Manevi Eğitim Sokağın İçinde

Çöpatlamaz Baba’nın hikâyesinin düşündürücü tarafı da buradadır. Manevi eğitim yalnızca bir tekkeye girip oturmak, tespih çekmek veya belli ritüelleri yerine getirmek midir? Yoksa insanın asıl terbiyesi sokağa çıktığında mı başlar?

Yerde gördüğümüz çöpü kaldırmak, yol sorana yardımcı olmak, metroda veya otobüste ihtiyaç sahibine yer vermek, trafikte öfkemizi kontrol etmek…

Bunların her biri günlük hayatın ahlakıdır.

Çöpatlamaz Baba’nın hikâyesini yalnızca “yerdeki çöpleri toplayan garip bir adam” şeklinde okumamak gerekir. Buradaki asıl mesaj, insanın gördüğü yanlışı sadece eleştirmek yerine onu düzeltmek için kendisinin harekete geçmesidir.

🪢 DÜĞÜMLÜ BABA

🧵 Üzerindeki Düğümlerin Sırrı

İstanbul’un ilginç şahsiyetlerinden bir diğeri Düğümlü Babadır.

Asıl adının Mustafa olduğu, bir süre İbrahim Paşa Camii’nde imamlık yaptığı ve Nakşibendî yolunda hilafet aldıktan sonra hacca gittiği anlatılır.

Daha sonra cezbe hâline girdiği; eline geçen ipleri düğümleyerek elbisesine, sarığına ve hatta asasının üzerine bağladığı rivayet edilir. İstanbul halkı da bu sıra dışı görünüşünden dolayı ona “Düğümlü Baba” adını verir.

Anlatıya göre Düğümlü Baba 1866 yılında, 83 yaşında vefat etmiştir.

🤐 Her Düğüm Bir Uyarı

Peki, Düğümlü Baba neden sürekli düğüm atıyordu?

Bu davranışa yüklenen manevi anlam oldukça dikkat çekicidir. Düğüm, bir bakıma “diline sahip ol” mesajıdır.

Dedikodu yapma… Gıybet etme… Başkalarının kusurlarını konuşma…

Rivayete göre çevresinde birinin başkasını çekiştirdiğini gördüğünde bir ip çıkarıp düğüm atardı. Hiçbir şey söylemeden verdiği mesaj açıktı:

“Ağzını bağla; başkası hakkında konuşma.”

Bugün bu mesajın sosyal medya çağında daha da anlamlı hâle geldiğini söylemek mümkün. Çünkü artık bir dedikodu birkaç kişinin arasında kalmıyor; saniyeler içerisinde binlerce kişiye ulaşabiliyor.

🐓 HOROZ MEHMET DEDE

⏰ “Gafil Olmayın!”

Horoz Mehmet Dede’nin Fatih Sultan Mehmed döneminde yaşadığı ve İstanbul’un fethine katıldığı anlatılır.

Kendisine “Horoz” denmesinin sebebi ise oldukça sıra dışıdır: Rivayete göre fetih yolculuğu sırasında belli zamanlarda horoz gibi ses çıkararak askerleri uyandırırdı.

Bu davranışın ardında sembolik bir mesaj bulunduğu kabul edilir.

Horoz nasıl belli vakitlerde öterek insanları uykudan uyandırıyorsa Horoz Mehmet Dede de çevresindekilere:

“Gafil olmayın, uyanık olun!”

mesajını vermektedir.

Buradaki uyanıklık yalnızca bedensel değil, manevi bir uyanıklık olarak yorumlanır.

🛡️ Fetih Ordusunun Sıra Dışı Askeri

Horoz Mehmet Dede’nin Ahmed Yesevî geleneğiyle ilişkilendirildiği ve İstanbul’un fethine katılan Nîmel Ceyş, yani müjdelenmiş askerlerden kabul edildiği anlatılmaktadır.

Onun hikâyesinin bugüne uzanan mesajını tek kelimeyle özetlemek mümkün:

Uyan!

🐕 KÖPEKÇİ HASAN BABA

🐾 Köpekleriyle Dolaşan İstanbul Dervişi

İstanbul’un unutulmuş renkli simalarından biri de Köpekçi Hasan Babadır.

Hasan Baba’nın İstanbul’da “köpeklerin babası” anlamında Ebü’l-Kilâb adıyla tanındığı aktarılır. Yanında beş-altı sokak köpeğiyle dolaştığı, bu hayvanlarla yakından ilgilendiği ve onları eğittiği anlatılır.

Mezarı Edirnekapı tarafındaki Necati Bey Mezarlığı’ndadır.

Ocak 2018’de bir arkadaşımla birlikte mezarını ziyaret etmiştim. Mezarlıklar Müdürlüğünden aldığımız yardımla kabrini bulduğumuzda ilginç bir manzarayla karşılaşmıştık:

Mezarın çevresinde köpekler vardı.

Yüzyıllar önce köpekleriyle tanınan Hasan Baba’nın mezarının çevresinde yine köpekleri görmek, insanın zihninde ister istemez ayrı bir hatıra bırakıyordu.

⚖️ Başkasının Hakkına Dokunmamak

Köpekçi Hasan Baba hakkında anlatılan rivayetlerden biri, onun hayvanları nasıl eğittiğine dairdir.

Bir köpeğinin başka bir köpeğe ait ekmeği yediğini gördüğünde onu cezalandırdığı anlatılır. Buradaki amaç, hayvan üzerinden dahi olsa bir sınır ve hak bilinci oluşturmaktır:

Başkasının hakkına dokunmamak.

🤲 Makamdan Önce Hizmet

Hasan Baba hakkında anlatılan başka bir rivayette ise sınavlarında başarılı olamayan bir kişinin kendisine gelerek dua istediği aktarılır.

Hasan Baba ona bir köpeğin ağzını temizlemesini ve köpeklere ekmek vermesini söyler. Adam söyleneni yerine getirir ve daha sonra sınavını geçerek devlet görevine girer.

Yıllar sonra bu kez terfi isteğiyle yeniden geldiğinde Hasan Baba ona artık yeterince makam sahibi olduğunu hatırlatır.

Hikâyenin verdiği mesaj dikkat çekicidir:

İnsan makam istemeden önce hizmet etmeyi öğrenmelidir.

👞 NALINCI MEMİ DEDE

🏘️ Unkapanı’nın Gizemli Nalıncısı

İstanbul’un en ilginç manevi şahsiyetlerinden biri kuşkusuz Nalıncı Memi Dededir.

Asıl adının Mehmet olduğu, Nalıncı Memi Dede ve Yatağan Dede gibi isimlerle anıldığı aktarılır. Bergamalı olduğu ve Unkapanı’nda, bugün mevcut olmayan Azepler Camii’nin karşısındaki dükkânında nalıncılık yaptığı anlatılır.

Bu nedenle İstanbul halkı arasında “Nalıncı Dede” olarak tanınmıştır.

1592 yılında vefat ettiği belirtilen Nalıncı Memi Dede’nin türbesi bugün Kadir Has Üniversitesi’nin arkasında bulunmaktadır.

🍷 Herkes Onu Yanlış Tanıyordu

Nalıncı Memi Dede hakkında anlatılan hikâye insanı ilk bakışta şaşırtır.

Rivayete göre akşamları kazandığı parayla şarap satın alırdı. Mahalle halkı da onu elinde şarapla gördüğünde kazancını içkiye harcadığını düşünürdü.

Oysa anlatıya göre Memi Dede satın aldığı şarabı içmez, evine götürerek dökerdi. Maksadı, satın aldığı miktar kadar içkinin başka bir insan tarafından tüketilmesine engel olmaktı.

Hatta kendisine bunun sebebi sorulduğunda:

“Bugün bir şişe aldım, döktüm. Bir kişi bu şarabı içmeyecek; işte onu kurtardım.”

anlamında cevap verdiği aktarılır.

👀 Görünen ile Gerçek Aynı Olmayabilir

Nalıncı Memi Dede’nin başka insanlara yardım ederken de benzer biçimde davrandığı anlatılır. Dışarıdan bakanların yanlış anlayabileceği davranışların arkasında aslında bir insanı kötülükten uzaklaştırma niyeti bulunduğu aktarılır.

Bu tavır, anlatıda Melâmî anlayışıyla ilişkilendirilir. İnsanların övgüsünden ziyade nefsin terbiyesi önemlidir.

Eşi ise çevresindekilerin onu yanlış tanımasından endişelenerek:

“Millet seni yanlış tanıyacak; senin cenazen ortada kalacak.”

diye uyarır.

Memi Dede ise cenazesinin sahipsiz kalmayacağını, hatta padişahın cenazesiyle ilgileneceğini söyler.

👑 Cenazesinde Padişah

Rivayete göre Nalıncı Memi Dede vefat ettiğinde çevresinde oluşan kötü kanaat nedeniyle cenazesiyle ilgilenmek istemeyenler olur.

Fakat anlatının sonunda beklenmedik bir gelişme yaşanır: Padişah IV. Murad’ın gelerek cenaze namazını kıldırdığı ve onun için türbe yaptırdığı aktarılır.

Böylece hayatı boyunca insanların kendisi hakkındaki hükümlerine aldırmadığı anlatılan Nalıncı Memi Dede’nin hikâyesi de çarpıcı bir sonla tamamlanır.

Burada okurlarımıza kalan önemli bir soru vardır:

Bir insan hakkında yalnızca gördüklerimize bakarak hüküm vermek ne kadar doğrudur?

🛍️ PAZAR OLA HASAN BEY

📣 İstanbul Sokaklarında Yankılanan Bir Ses: “Pazar Ola!”

İstanbul’un eski sokaklarının renkli simalarından bir diğeri Pazar Ola Hasan Beydir.

Hasan Bey’in karşılaştığı esnafa ve görevlilere sürekli:

“Pazar ola! Pazar ola!”

diye seslendiği, bu nedenle zaman içerisinde gerçek adından çok “Pazar Ola Hasan Bey” adıyla tanınmaya başladığı anlatılır.

“Pazar ola” sözü, esnafa hayırlı ve bereketli kazanç dilemenin İstanbul kültüründeki güzel ifadelerinden biridir.

👤 İstanbul’un Sıra Dışı Simalarından Biri

Anlatılara göre Pazar Ola Hasan Bey zayıf yapılı bir insandı. Başına zaman zaman fes veya sarık geçirir, ayağında yaz-kış mest ve lastik ayakkabılarla dolaşırdı. Elinde ise çoğu zaman bir şemsiye veya sopa bulunurdu.

Daha çok Beyazıt ve Şehzadebaşı çevresinde dolaştığı; Atlamataşı Caddesi’ndeki evinden çıkarak bu bölgelerde gezdiği aktarılır.

Sevdiği insanlarla şakalaşır, esnafın yanına uğrar ve yine o meşhur sözünü söylerdi:

“Pazar ola!”

💰 Parayı Açıktan Kabul Etmezdi

Pazar Ola Hasan Bey’in dikkat çekici özelliklerinden biri de kendisine verilen para karşısındaki tavrıydı.

Açıktan uzatılan parayı kabul etmediği; ancak birisi gizlice cebine para koyarsa buna ses çıkarmadığı anlatılır.

Bazen günlerce evinden çıkmadığı olurdu. Pazar Ola Hasan Bey ortalıkta görünmediğinde veya esnafa “Pazar ola!” demediğinde bazıları:

“Acaba bir hatamız mı oldu, bir kusur mu işledik?”

diye düşünür, kendilerini sorgularlardı.

🌾 “Pazar Ola” Yalnızca Bir Söz mü?

“Pazar ola” sözü bir bakıma bereket duasıdır.

Kazancın çokluğundan önce hayırlı olmasını dilemektir. Esnafın yalnızca para kazanmasını değil, kazancının bereketli olmasını temenni etmektir.

Belki de bugün kaybettiğimiz İstanbul ifadelerinden biri budur:

“Pazar ola, kazancın bereketli ola…”

🚩 BAYRAKTAR MEHMED DEDE

🌿 Sünbüliyye Yolunun Mevlanakapı’daki İsmi

İstanbul’un sur kapıları çevresinde adı yaşayan manevi şahsiyetlerden biri de Bayraktar Mehmed Dededir.

Mahmud Erol Kılıç’ın Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar adlı eserinde, Mevlanakapı’da Bayraktar Mehmed Dede Zaviyesinden söz edilmektedir.

Burada isim konusunda küçük fakat ilginç bir ayrıntı da karşımıza çıkmaktadır. Arap harfleriyle yazıldığında “Mehmed” ve “Muhammed” isimleri aynı şekilde gösterilebildiği için farklı okumalara rastlanabilmektedir. Osmanlı kültüründe Hz. Muhammed’e duyulan hürmet sebebiyle, kişilere verilen “Muhammed” adının çoğu zaman “Mehmed” şeklinde telaffuz edildiği bilinmektedir.

Bu nedenle bazı kayıtlarda Bayraktar Mehmed Dede, bazılarında ise Bayraktar Muhammed şeklinde karşımıza çıkması mümkündür.

Bayraktar Mehmed Dede’nin Tarikat-ı Sünbüliyye, yani Sünbülîlik geleneği içinde anıldığı ve Mevlanakapı çevresindeki tasavvuf hayatında iz bıraktığı aktarılmaktadır.

📜 Eski Kaynaklarda Bayraktar Dede

Yağlıkçızâde Ahmed Rifat’ın kaleme aldığı Lugat-ı Tarihiye ve Coğrafiye adlı eserde Bayraktar Dede hakkında oldukça dikkat çekici rivayetlere yer verilir.

Eski metinde onun “mecâzib-i ilâhiyeden”, yani ilahî cezbe hâlinde bulunan mübarek bir kişi olduğu belirtilir ve türbesinin Mevlevîhane Kapısı’nın hemen dışında bulunduğu ifade edilir.

Hakkında anlatılan menkıbeler ise halkın gönlünde nasıl farklı bir yere sahip olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

⚠️ “ALLAH DOSTLARINI KIZDIRMAYA GELMEZ”

Rivayete göre Bayraktar Dede bir gün, daha sonra türbesinin bulunduğu yerde otururken bir kişi kendisiyle gereğinden fazla alay eder.

Bu kişinin sözlerinden dolayı Bayraktar Dede’nin kalbinin kırıldığı anlatılır.

Tam o sırada kale duvarından bir taşın koparak alay eden kişinin üzerine düştüğü ve onun ölümüne sebep olduğu rivayet edilir.

Eski kaynakta anlatılan bu hadise, İstanbul halk kültüründe zamanla:

“Allah dostlarının gönlünü kırmamak gerekir.”

şeklinde bir ibret hikâyesine dönüşmüştür.

Burada önemli olan, olayın tarihî bir mahkeme kaydı gibi değerlendirilmesinden ziyade, halkın manevi şahsiyetlere bakışını gösteren bir menkıbe olarak okunmasıdır.

🌍 İstanbul İçin Dua Ettiği Rivayeti

Bayraktar Dede hakkında aktarılan bir başka rivayet ise İstanbul’u ilgilendiren büyük bir felaketle ilgilidir.

Eski anlatıya göre Bayraktar Dede, Dersaadet’te, yani İstanbul’da semavî bir belanın meydana geleceğini önceden sezmiş ve bunun affedilmesi için Allah’a niyazda bulunmuştur.

Rivayette, duasının ardından büyük bir felaket yerine daha hafif bir yer hareketinin meydana geldiği anlatılır.

Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak; halk anlatısına göre Bayraktar Dede, İstanbul’un başına gelecek büyük bir musibeti sezmiş, şehrin korunması için dua etmiş ve felaketin daha hafif atlatıldığına inanılmıştır.

Bu anlatının tarihî gerçekliği ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur. Ancak İstanbul’un sözlü ve tasavvufî hafızasında Bayraktar Dede’nin şehri için dua eden manevi bir koruyucu olarak görülmesi son derece dikkat çekicidir.

🕌 Mevlanakapı’nın Manevi Hafızası

Bayraktar Mehmed Dede’nin hikâyesi, İstanbul’un sur kapılarıyla manevi şahsiyetler arasındaki ilişkinin güzel örneklerinden biridir.

Bir tarafta İstanbul’un savunmasını sağlayan surlar ve kapılar…

Diğer tarafta bu kapıların çevresinde yaşayan veya mezarları bulunan dervişler, gaziler, şehitler ve halkın gönlünde yer etmiş insanlar…

Bu açıdan baktığımızda Mevlanakapı yalnızca İstanbul surlarının bir geçiş noktası değil, aynı zamanda şehrin tasavvuf ve sözlü kültür hafızasının önemli duraklarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

🌹 İSTANBUL’UN MANEVİ BEKÇİLERİ BİZE NE SÖYLÜYOR?

Derya Ali Baba’nın su kırbasından Çöpatlamaz Baba’nın yerden kaldırdığı çöpe; Düğümlü Baba’nın iplerinden Horoz Mehmet Dede’nin uyarısına; Köpekçi Hasan Baba’nın hayvan sevgisinden Nalıncı Memi Dede’nin insanların hükmüne aldırmayan tavrına, Pazar Ola Hasan Bey’in esnafa ettiği bereket duasından Bayraktar Mehmed Dede’nin İstanbul için yaptığı rivayet edilen duasına kadar bütün bu hikâyelerde ortak bir nokta dikkati çekiyor:

Maneviyat, günlük hayattan kopuk değildir.

Bazen bir insana yol göstermektir.

Bazen yerdeki çöpü kaldırmaktır.

Bazen dilimizi tutmaktır.

Bazen başkasının hakkına dokunmamaktır.

Bazen makam yerine hizmeti tercih etmektir.

Bazen bir esnafa içtenlikle “Pazar ola, kazancın bereketli ola…” demektir.

Bazen de yaşadığımız şehrin ve içinde yaşayan insanların iyiliği için dua etmektir.

İstanbul’u yalnızca camileri, sarayları, çeşmeleri, surları ve tarihî yapılarıyla okumak eksik kalır. Çünkü İstanbul’un bir de insanlardan oluşan görünmez tarihi vardır.

Bu şehrin sokaklarında nice sıra dışı insan yaşadı. Kimisinin adı bir türbede, kimisinin adı bir mahallede, kimisinin hikâyesi ise dilden dile aktarılan bir menkıbede kaldı.

İstanbul’u gerçekten tanımak için yalnızca bakmak değil, görmek gerekir.

📝 OKUYUCUYA NOT

Bu yazıda yer alan Derya Ali Baba, Çöpatlamaz Baba, Düğümlü Baba, Horoz Mehmet Dede, Köpekçi Hasan Baba, Nalıncı Memi Dede, Pazar Ola Hasan Bey ve Bayraktar Mehmed Dede hakkındaki anlatıların bir kısmı, İstanbul halkının hafızasında nesilden nesile aktarılan menkıbe ve rivayetlerden oluşmaktadır.

Özellikle olağanüstü hadiseler, keramet anlatıları, geleceği önceden bilmeye veya dualarla bazı hadiselerin değiştiğine ilişkin aktarımlar; tarihî belge niteliğinde kesin bilgiler olarak değil, halk dilinde söylenmiş, zaman içerisinde benimsenmiş ve kabul görmüş rivayetler olarak değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte burada adı geçen şahsiyetler, İstanbul’un geçmişinde yaşamış, çevrelerinde tanınmış ve halkın gönlüne girmiş insanlar olarak hatırlanmaktadır. İsimlerinin ve hikâyelerinin asırlar boyunca yaşamaya devam etmesi, İstanbul’un sözlü ve manevi hafızasında bıraktıkları izin bir göstergesidir.

Bu nedenle okurlarımızın bu anlatıları hem İstanbul’un manevi kültürünün bir parçası hem de şehrin kuşaktan kuşağa aktarılan renkli sözlü tarih mirası olarak değerlendirmeleri yerinde olacaktır. 🌿

Fahri Sarrafoğlu