Duvarları yoktu, çatıları yoktu; kimi zaman yalnızca bir mihrap taşı, bir çeşme ve gölge veren ulu bir çınar vardı. Buna rağmen namazgâhlar, yüzyıllar boyunca İstanbul’da ibadetin yanı sıra yolculuğun, askeri seferlerin ve toplumsal hayatın önemli durakları oldu. Bir zamanlar İstanbul’un dört bir yanına yayılan bu açık hava ibadet alanlarının bir bölümü bugün kayboldu, bir bölümü ise kentin içinde sessizce varlığını sürdürüyor.
DUVARI VE ÇATISI OLMAYAN İBADET MEKÂNLARI
Açık havada ibadet geleneğinin İslam tarihinin ilk dönemlerine kadar uzandığı biliniyor. Hz. Peygamber döneminde, özellikle sefer güzergâhlarında açık alanda namaz kılınan mekânların oluşturulması, sonraki yüzyıllarda İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde devam etti. Osmanlı şehir kültüründe bu geleneğin en dikkat çekici örneklerinden biri ise “namazgâh” adı verilen açık hava ibadet alanları oldu.
Farsça “namaz” ile yer bildiren “-gâh” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen namazgâh, kelime anlamıyla “namaz kılınan yer” demektir. Arapçada “musallâ” kavramıyla yakın anlam taşıyan namazgâhlar, fıkıh terimi olarak yerleşim merkezlerinin dışında bayram, yağmur duası (istiskā) ve cenaze namazlarının kılındığı belirli yerler için kullanılırdı. Çoğu zaman camiler gibi dört duvarla çevrili olmayan bu mekânların temel unsurlarını; kıbleyi gösteren bir mihrap veya kıble taşı, bazen taş bir minber, abdest ve içme suyu için bir çeşme ile gölge sağlayan ağaçlar oluşturuyordu.
SADECE NAMAZ KILINMIYORDU
Namazgâhları ilginç kılan en önemli özelliklerden biri, yalnızca ibadet amacıyla kullanılmamalarıydı. Bayram ve cenaze namazları ile yağmur dualarına ev sahipliği yapan bu alanlar, aynı zamanda yolcuların dinlendiği, kervanların mola verdiği ve askerî birliklerin toplandığı duraklardı.
Şehir dışında veya önemli yollar üzerinde bulunan namazgâhlar, yolcular açısından adeta birer dinlenme noktasıydı. Çeşmesinden su içilir, hayvanlar sulanır, gölgesinde dinlenilir ve yolculuğa devam edilirdi. Bazı namazgâhlar ise orduların sefere çıkışlarında veya önemli törenlerde toplanma alanı olarak kullanılırdı. Bu yönüyle namazgâh, cami ile meydan, ibadet alanı ile dinlenme noktası arasında kendine özgü bir şehir mekânıydı.
İSTANBUL’DA 153 NAMAZGÂH İZİ
Araştırmalarda İstanbul’da tarih boyunca 150’yi aşan namazgâhın varlığına ilişkin kayıt ve izlere rastlanıyor. Mustafa Özdamar’ın “Namazgâhlar” isimli makalesinde belirttiğine göre, Hayrat-ı Şerif uzmanları bir zamanlar İstanbul’da 153 adet namazgâh tespit etmişlerdir. Bu çalışmada vaktiyle hizmet gören ve günümüze ulaşan namazgâhlar hakkında tafsilatlı bilgiler yer alırken, varlığına dair bir emare bulunmayanların ise birçoğunun ada-parsel numarası verilmiş. Bugün bir kısmı hâlâ ayakta olan, bir kısmı tamamen yok olan bu namazgâhların ilçelere göre dağılımı oldukça çarpıcıdır: 6’sı Fatih, 9’u Eyüp, 11’i Zeytinburnu, 1’i Bakırköy, 5’i Eminönü, 5’i Şişli, 7’si Beşiktaş, 10’u Beyoğlu, 3’ü Sarıyer, 1’i Kartal, 28’i Kadıköy, 49’u Üsküdar, 18’i ise Beykoz’da bulunuyormuş. Ancak şehrin büyümesi, yolların değişmesi, yeni yapılaşmalar ve namazgâhların eski işlevlerini kaybetmesi nedeniyle bunların önemli bir bölümü günümüze özgün hâliyle ulaşamadı. Bugün bazıları restore edilerek korunurken, bazılarından yalnızca bir mihrap taşı, kitabe, çeşme ya da tarihî kayıt kaldı.
KADIRGA’DA BİR SULTAN HATIRASI: ESMA SULTAN NAMAZGÂHI
Fatih’teki Kadırga Meydanı’nda (Cinci Meydanı) bulunan Esma Sultan Namazgâhı, İstanbul’un dikkat çekici örneklerinden biri. Sultan III. Ahmed’in kızı ve Sultan I. Abdülhamit’in kız kardeşi olan Esma Sultan tarafından 1779-80 yılında, eşi Muhsinzade Mehmed Paşa’nın ruhunu şâd etmek maksadıyla yaptırılmıştır. Namazgâh, o döneme hâkim olan barok üslûbunda inşa edilmiş ve süslenmiştir. Çeşmenin üzerinde bulunan namazgâha 19 basamaklı merdivenle çıkılmakta olup, etrafı 76 santimetre yüksekliğinde bir korkulukla çevrilidir. Bezemeli niş köşeliklerinin üzerinde, dikdörtgen pano içinde altı beyitlik bir kitabe yer alır. Bu kitabeler, devrin ünlü şairi Tevfik Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Her tarafı mermerle kaplı olan çeşmenin esas yüzünde ise dalgalı kemerli hücre içinde ayna taşı ve oturma yerli teknesi bulunur. Eser, Osmanlı hanedan kadınlarının İstanbul’daki hayır işlerine verdikleri desteğin önemli bir örneği olarak da öne çıkıyor.
Muhsinzade Mehmed Paşa Kimdir? (ö. 4 Ağustos 1774, Karinabat) III. Mustafa saltanatında iki kez sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. Patrona Halil İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynamış, 1737’de sadrazamlık yapmış olan Muhsinzade Abdullah Paşa’nın oğludur. Uzun yıllar nişanlı kaldığı Esma Sultan ile evlendikten sonra, 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanması esnasında hastalanarak hayatını kaybetmiştir. Cenazesi önce Edirne’ye defnedilmiş, daha sonra eşi Esma Sultan’ın müracaatı üzerine İstanbul’a nakledilerek Eyüp Sultan Mezarlığı’na gömülmüştür.
ANADOLU HİSARI’NDA ASIRLIK GELENEK
Beykoz’daki Anadolu Hisarı Namazgâhı, Boğaziçi’nin en dikkat çekici açık hava ibadet alanlarından. Kesme taştan yapılmış mihrap ve minberiyle klasik namazgâh düzenini yansıtan yapı, gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarının ardından yeniden kullanılmaya başlandı. Boğaz kıyısında açık havada namaz kılma geleneğini günümüze taşıması, bu namazgâhı İstanbul’daki benzerlerinden ayıran önemli özelliklerden biri.
GÖKSU KIYISINDA MİHRİŞAH VALİDE SULTAN’IN ESERİ
Anadolu Hisarı yakınlarında, Göksu Deresi çevresinde bulunan Mihrişah Valide Sultan Namazgâhı, Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan tarafından 1800 yılında yaptırıldı. Çeşmesi ve taş işçiliğiyle dikkat çeken eser, namazgâh ile su yapısının birlikte tasarlandığı İstanbul örnekleri arasında yer alıyor. Osmanlı şehir kültüründe su, gölge ve ibadetin nasıl aynı mekânda buluşabildiğini göstermesi bakımından ayrıca önem taşıyor.
OKMEYDANI’NDA OKÇULARIN NAMAZGÂHI
İstanbul’un en ilginç namazgâhlarından biri de Okmeydanı Namazgâhı. Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren okçuluk faaliyetleriyle özdeşleşen Okmeydanı, yalnızca bir spor alanı değil, törenlerin ve toplu ibadetlerin gerçekleştirildiği geniş bir açık alan niteliğindeydi. Buradaki namazgâh, okçuların ve meydanı kullananların ibadet ihtiyacını karşılayan önemli yapılardan biri oldu. Böylece Osmanlı İstanbul’unda spor, tören ve ibadet aynı meydanda buluşuyordu.
SARAYIN BAHÇESİNDE AÇIK HAVA İBADETİ
Topkapı Sarayı’ndaki namazgâh, saray çevresindeki açık hava ibadet geleneğinin dikkat çekici örneklerinden. Saray bahçesi içerisinde yer alan namazgâhın çevresindeki büyük ağaçlar, ibadet edenlere doğal gölgelik sağlıyordu. Bu durum namazgâh mimarisinin önemli özelliklerinden birini de gösteriyor: Ağaç, burada yalnızca peyzaj unsuru değil, adeta yapının çatısıydı.
KARACAAHMET’TE MERMER BİR MİHRAP
Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı içerisindeki Şehitlik Namazgâhı, taş işçiliği bakımından İstanbul’un en değerli örnekleri arasında gösteriliyor. Özellikle mermer mihrabı ve üzerindeki yazılar, Osmanlı taş işçiliğinin zarif örneklerini taşıyor. Karacaahmet gibi büyük bir mezarlık alanında bulunması, namazgâhların cenaze ve defin kültürüyle olan ilişkisini de ortaya koyuyor.
II. ABDÜLHAMİD’İN YILDIZ’DAKİ NAMAZGÂHI
Yıldız Sarayı Namazgâhı, Sultan II. Abdülhamid döneminde, 1878 yılında yaptırıldı. Yıldız Sarayı Has Bahçesi içerisinde, III. Selim Çeşmesi yakınında bulunan yapı, 19. yüzyıl sonlarındaki saray yaşamında açık hava ibadet geleneğinin sürdüğünü gösteriyor. Bu örnek, namazgâh kültürünün yalnızca halkın kullandığı meydan ve yol güzergâhlarında değil, Osmanlı saray çevresinde de yaşadığını ortaya koyması bakımından dikkat çekici.
ÜSKÜDAR’IN SESSİZ NAMAZGÂHLARI
Üsküdar ve çevresi, İstanbul’un namazgâh bakımından en zengin bölgelerinden biri. Karacaahmet’teki Ayşe Hatun (Çiçekçi) Namazgâhı, 1767-1768 yıllarına tarihleniyor. Kitabesi, eserin Ayşe Hanım adına yaptırılmış bir hayır eseri olduğunu gösteriyor. Zeynep Kamil çevresinde, Nuhkuyusu Caddesi üzerindeki Hafız İsa Ağa Namazgâhı ise 19. yüzyılın başlarına tarihleniyor. Bu eserler, Üsküdar’ın yalnızca camileri ve tekkeleriyle değil, açık hava ibadet alanlarıyla da zengin bir dinî topografyaya sahip olduğunu gösteriyor.
ÇEŞME İLE NAMAZGÂH AYNI YERDE
Kadıköy’deki Ladikli Ahmed Ağa Namazgâh Çeşmesi, su yapısıyla ibadet alanının birleştiği dikkat çekici örneklerden. Sultan III. Selim döneminde, 1793 yılında yaptırılan eser, Osmanlıların yol üzerindeki ihtiyaçları nasıl tek bir yapıda birleştirebildiğini gösteriyor. Yolcu burada suyunu içiyor, abdestini alıyor, dinleniyor ve namazını kıldıktan sonra yoluna devam edebiliyordu.
KENTİN İÇİNDE KAYBOLAN HAFIZA
İstanbul büyüdükçe namazgâhların çevresi de büyük ölçüde değişti. Bir zamanlar şehir dışında veya yol kenarında bulunan alanlar, bugün apartmanların, yolların ve yoğun kent dokusunun arasında kaldı. Bazı namazgâhlar tamamen ortadan kalkarken bazıları yalnızca çeşmeleri, kitabeleri veya mihrap taşlarıyla hatırlanıyor. Anadolu Hisarı Namazgâhı gibi yeniden işlev kazandırılan örnekler ise bu tarihî geleneğin yalnızca müzelerde veya eski fotoğraflarda kalmak zorunda olmadığını gösteriyor.
Namazgâhların hikâyesi aslında İstanbul’un değişiminin de hikâyesi. Çünkü onların izini sürmek, bugün binalarla kaplanmış bir şehirde eski yolları, mesireleri, kervan güzergâhlarını, askerî toplanma alanlarını ve mahalle hayatını yeniden keşfetmek anlamına geliyor.
MERAKLISINA NOT: NAMAZGÂHLAR HAKKINDA İLGİNÇ AYRINTILAR
-
Duvarsız bir “iç mekân”: Namazgâhların mimarlık açısından en ilginç taraflarından biri, duvarları ve çatıları olmadan tanımlı bir mekân oluşturabilmeleridir. Veli Şafak Uysal’ın çalışmasında da ele alındığı üzere kıble yönü, mihrap, bedenlerin aynı yöne dönmesi ve saf düzeni, fiziksel duvar olmadan mekânsal bir sınır meydana getiriyor. Bu nedenle namazgâh, klasik “içerisi-dışarısı” ayrımını sorgulatan sıra dışı bir mimari tip olarak değerlendiriliyor.
-
Osmanlı’nın yol üstü dinlenme noktalarıydı: Özellikle şehir dışındaki namazgâhların yanında çeşme ve büyük ağaçların bulunması tesadüf değildi. Yolcu su içiyor, abdest alıyor, gölgede dinleniyor ve namazını kıldıktan sonra yoluna devam ediyordu. Bu bakımdan bazı namazgâhları dönemin yol üstü dinlenme noktaları olarak düşünmek mümkün.
-
Ayrılık Çeşmesi’nin adı boşuna “ayrılık” değildi: İstanbul’dan Anadolu yönüne hareket eden orduların ve kervanların güzergâhındaki Ayrılık Çeşmesi ve çevresi, uğurlama kültürüyle özdeşleşmişti. Şehirden ayrılanların buradan geçmesi, bölgenin hafızasında “ayrılık” kavramının yer etmesine katkıda bulundu.
-
Namazgâhın birçok adı vardı: Tarihî kaynaklarda “namazgâh” ve “musalla” dışında “idgâh”, “secdegâh” ve “kıblegâh” gibi farklı ifadelerle de karşılaşılabiliyor. Bazı metinlerde mekânın dinlenme ve mesire özelliğini çağrıştıran farklı kelimelerin kullanılması, bu alanların yalnızca ibadetle sınırlı olmadığını gösteriyor.
-
Ağaçlar yapının bir parçasıydı: Büyük çınarlar ve diğer gölge veren ağaçlar namazgâhlarda yalnızca süs amacı taşımıyordu. Açık havada ibadet edenleri güneşten koruyan doğal bir “sayeban”, yani gölgelik görevi görüyorlardı. Bir anlamda namazgâhın çatısını taş değil, tabiat oluşturuyordu.
-
Bazıları yer değiştirdi, bazıları yeniden kuruldu: İstanbul’un imarı sırasında bazı namazgâhların özgün çevreleri tamamen değişti. Bazıları korunurken bazıları yeniden inşa edildi, bazı örneklerde ise kalan özgün taş parçaları kullanılarak yapının izleri yaşatılmaya çalışıldı. Bu nedenle bugün görülen bir namazgâhın bulunduğu yer ve görünümü, her zaman onun birkaç yüzyıl önceki hâliyle aynı olmayabiliyor.
-
Bir taş, kaybolmuş bir mekânın son şahidi olabiliyor: Namazgâhların en hüzünlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Bazı örneklerden günümüze yalnızca bir mihrap taşı, kitabe veya çeşme ulaşmış durumda. Çevresindeki açık alan ortadan kalktığında taş hâlâ orada olsa bile namazgâhın asıl mekânsal kimliği büyük ölçüde kaybolabiliyor.
KAYNAKLAR
Bu haberin hazırlanmasında başta Veli Şafak Uysal’ın “Namazgah as an Anomalous Architectural Typology: Historicizing Open-Air Prayer and Interiority in Ottoman İstanbul” başlıklı akademik çalışması olmak üzere; TDV İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Özdamar’ın “Namazgâhlar” makalesi (Vakıflar Dergisi, XX. s.221-248), Anadolu Ajansı, Arkitera ve Türkiye Yazarlar Birliği’nin namazgâhlar ve İstanbul’un tarihî yapıları hakkındaki yayınlarından yararlanılmıştır.





















Cevap Yaz