Kevkeb-i Dürri Elması’nın “sırlı hikayesi”

Hicaz Bölgesi’nin son Osmanlı Paşası,Fahrettin Paşa’nın İstanbul’a gönderdiği hazine içinde bulunan Kevkeb-i Dürri Elması’nın hikayesini biliyor musunuz?

Son derece dindar olan Sultan I. Ahmed, pek çok Osmanlı padişahı gibi Mekke ve Medine’de önemli onarımlar yaptırmış, Hz. Muhammed’in (sas) kabrine ve Kâbe’ye paha biçilmez hediyeler göndermiştir. Onlardan biri de Kevkeb-i Dürri Elması’dır (İncilerin Yıldızı).

HİKAYESİ İSE ŞÖYLE:
I.Sultan Ahmet parmağında bulunan kendi taktığı elmas  yüzüğün taşını söktürerek altın bir tabak yaptırır. Bu tabağın da tam ortasına parmağından çıkardığı ve esas efendi Resullah S.A.V dediği efendimizin türbesine gönderilmek üzere hazırlanmasını ister. Bunu duyan halk ise parmaklarında taktığı elmas yüzüklerin taşlarını söktürüp saraya gönderirler.Ortada duran büyük taşın etrafındaki tüm taşlar halkın kendi yüzüklerinin taşlarını söktürüp saraya gönderdikleri taşlardır.  Bir Osmanlı Paşası’da biraz daha büyük elmas taş göndererek onu da kenara mıhlarlar. Bu mücevher o yılın surre alayı ile Medine’ye gönderilir. 1605-1916 yılına kadar orada kalır.

ÖZELLİĞİ NEDİR?
Elmas, altın bir diskin ortasında dört sıra halinde düz kesimli elmaslarla çevrili, bombeli bir yuvanın ortasında yer alıyor, 52 karatlık. Son derece sade ve etkileyici bir tasarıma sahip olan altın plaka, Sultan I. Ahmed tarafından yaptırılmış.

1

Mihrap biçimindeki altın plakanın üst kısmında sülüs hatla ‘Şefaat ya Resulallah şefaat, Sultan Ahmed bin Mehmed Han’ yazısı bulunuyor. Diskin alt kenarındaki yarım şemsenin içinde de ‘Sultan Ahmed Han İbn Sultan Mehmed Han sene 1022 (1613)’ yazılı. asırlar boyu Medine’de Hazreti Peygamber’in kabrinde asılı olan elmas, I. Dünya Savaşı sırasında Fahreddin Paşa tarafından Medine’den İstanbul’a gönderilen eserler arasında yer alıyor.

 

 

Elmasın Nûr Sûresi’nin 35. âyetinden esinlenerek yapıldığı rivâyet edilir.“Allâhu nûrus semâvâti vel ard (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâhun, el mısbâhu fî zucâcetin, ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durriyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr (nârun), nûrun alâ nûr (nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâsi, vallâhu bi kulli şey’in alîm (alîmun).” (Nûr-35)

 Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde bir kandil bulunan bir oyma hücre misalidir. Kandil, bir sırça içindedir. Bu sırça sanki inciden bir yıldızdır; ne doğuya, ne de batıya nisbet edilen mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık verir; nur üstüne nur! Allah, dilediğini kendi nuruna yöneltir ve insanlara birçok misaller verir. Allah, her şeyi bilendir. (Elmalılı Hamdi Yazır)

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir