İSTANBUL İŞGAL ALTINDA, KÜTÜPHANELERİNİ DE SAVUNDU

Bir milletin hafızasını koruma mücadelesi: Kitaplar için verilen sessiz direniş
Fahri Sarrafoğlu – İstanbul Seyyahı

1918’de başlayan işgal yıllarında İstanbul, sadece topraklarını değil, kültürel hafızasını da koruma mücadelesi verdi. İşgal kuvvetlerinin ilk hedeflerinden biri, kadim şehirdeki kütüphanelerdi. En değerli el yazmaları, eşsiz eserler bu şehirdeydi. Ve İstanbul halkı, bu mirası korumak için sessiz ama kararlı bir direniş sergiledi.

Ali Emiri’nin Sessiz Ama Kararlı Direnişi

Bu direnişin sembol isimlerinden biri ise hiç kuşkusuz Ali Emiri Efendi’ydi. İşgal kuvvetlerinin askerleri, onun müdürlüğünü yaptığı, o dönemde Feyzullah Efendi Kütüphanesi olarak bilinen –sonradan Millet Kütüphanesi adını alacak olan– kütüphaneye gelerek, el yazması eserlerin Fransa’ya gönderilmesini talep etti. Ancak bu talep, Ali Emiri’nin kararlı tavrıyla reddedildi. Bir devlet susmuştu ama bir adam susmamıştı. Ali Emiri Efendi’nin bu dik duruşu, sadece kitapları değil, bir milletin kültürel kimliğini de kurtardı.

Kültürel Felaketin Eşiğindeydik

Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul, sadece askeri değil, kültürel olarak da işgal altındaydı. Osmanlı’nın yüzlerce yıllık bilgi mirasını taşıyan Süleymaniye, Nuruosmaniye ve Ayasofya gibi köklü kütüphaneler, bakımsızlık, ihmal ve fiziki yıkımla karşı karşıya kalmıştı. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi’nden Dr. Yaşar Aldırmaz’ın “Bilgi Dünyası” dergisinde yayımlanan çalışmasına göre, dönemin gazeteleri bu kültürel felaketi açıkça gözler önüne seriyordu.
30 Kasım 1921 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi, yaşanan dramı şu cümlelerle özetliyordu:
“Pek şanlı tarihimizden bize intikal etmiş yegâne yadigâr olan kitaplarımız kısmen raflarda rutubetten çürüyüp yıpranıyor, kısmen kurtlara yem oluyor ve kısmen de zayi oluyor.”

Kayıtsız 11 Bin Kitap: Sessiz Bir Kayıp

1922’de Evkaf Nezareti’nin yaptığı bir teftişte ortaya çıkan tablo adeta bir skandal niteliğindeydi. Son yıllarda satın alınan 9.000 cilt eser ile hayırseverler tarafından bağışlanan 2.000 cilt kitabın resmi kayıtlarda yer almadığı tespit edildi. Toplamda 11.000 eser kayıt dışıydı. Bu durum, eserlerin kolaylıkla kaybolabileceğini, el değiştirebileceğini ya da yağmalanabileceğini gösteriyordu. Kayıtsız kalmış bu dev kültür hazinesi, dönemin bürokratik çöküşünü de gözler önüne serdi.

Bir Kültürel Mücahidin Portresi

Ali Emiri Efendi, hayatı boyunca topladığı ve aralarında tek nüsha Divânü Lügati’t-Türk’ün de bulunduğu 16.000 ciltlik nadir koleksiyonunu, 1916 yılında kurduğu Millet Kütüphanesi’ne bağışladı. Devletin koruyamadığı mirası kendi imkânlarıyla korumaya çalışan bu kültür adamı, adeta bir “entelektüel mücahit” olarak tarihe geçti. Onun mücadelesi sadece kitaplar için değil, “bilginin kim tarafından kontrol edileceği” sorusu için de verilen bir savaştı.

Koleksiyonlar Birleştirildi, Kitaplar Kurtarıldı

Ali Emiri’nin öncülüğünde, dağınık haldeki bazı vakıf kütüphaneleri Millet Kütüphanesi çatısı altında birleştirilmeye çalışıldı. Feyzullah Efendi, Veliyüddin Carullah, Reşid Efendi ve Pertev Paşa gibi önemli şahsiyetlere ait koleksiyonlar, daha güvenli ortamlara taşınarak yok olmaktan kurtarıldı. Bu çaba, dijitalleşmenin konuşulmadığı bir çağda gerçekleştirilen bir bilgi kurtarma operasyonu olarak da değerlendirilebilir.

Vakıf Sistemi Çöktü, Bilgi Dağıldı

Osmanlı’nın geleneksel bilgi koruma mekanizması olan vakıf sistemi, savaşlar ve ekonomik krizlerle birlikte işlevsiz hale gelmişti. Koleksiyonlar 90’a yakın farklı noktaya dağılmış, çoğu perişan durumdaydı. Basın, bu dağınıklığa çare olarak merkezi bir halk kütüphanesi kurulmasını öneriyor, hatta Çemberlitaş civarında modern bir kütüphane açılması fikrini gündeme getiriyordu. Bu çağrı, aynı zamanda dönemin zihinsel reform arayışlarını da yansıtıyordu.

Katanov Koleksiyonu ve Çokdilli Hafıza

Evkaf kütüphanelerinde bulunan 100.000’den fazla kitabın 7-8.000’i yabancı dillerdeydi. Bunlar arasında, Rus bilgini Katanov’dan satın alınan ve Doğu’ya dair kıymetli bilgiler içeren eserler de yer alıyordu. Bu çeşitlilik, İstanbul’un yalnızca Osmanlı değil, çokdilli ve çokkültürlü bir entelektüel merkez olduğunu da bir kez daha ortaya koyuyordu.

Beyoğlu’nda Batılı Bir Kütüphane: Libreri Mondiyal

1921 yılında Beyoğlu’nda açılan “Libreri Mondiyal” adlı kitap evi, dönemin gazetelerinde “Şark’ın En Büyük Kütüphanesi” başlığıyla tanıtıldı. Bu gelişme, Batılılaşma sürecindeki Osmanlı entelektüellerinin bilgiye erişim konusunda yöneldiği yeni istikameti gözler önüne serdi.

Dış Tehlike Değil, İçerideki Çöküş

Dr. Yaşar Aldırmaz’ın araştırmasında altı çizilen en önemli tespitlerden biri ise şu: Nazi işgali altındaki Paris ya da Varşova’da olduğu gibi sistematik bir kitap yakımı İstanbul’da yaşanmadı. Asıl tehdit dışarıdan değil, içerideydi. Bürokratik çöküş, ihmalkârlık ve ilgisizlik, kütüphaneleri çok daha ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmıştı. Basında sıkça dile getirilen “Kitaplar bir binada toplanamaz mı?” sorusu, bu içsel yıkıma karşı bir çare arayışını temsil ediyordu.

Hafıza Sadece Kitapta Değil

Bugün kütüphaneler, dijital arşivleme, restorasyon ve modern bilgiye erişim politikalarıyla yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılıyor. Ancak bu süreç, yalnızca bir “tamirat” meselesi değil. Michel Foucault’nun “bilgi-iktidar” kuramıyla da örtüşen bu mücadele, aslında hangi bilginin korunacağı, kim tarafından kontrol edileceği ve nasıl aktarılacağı sorularıyla doğrudan bağlantılı. İşgal altındaki İstanbul’da kütüphaneler, bir milletin entelektüel varoluş savaşı verdiği son kalelerden biriydi.

Ve unutulmamalıdır ki, bir milletin hafızası yalnızca kitaplarda değil, o kitapları nasıl sahiplendiğinde yatar.

Kaynak:
Aldırmaz, Y. (2025). İşgal altındaki İstanbul basınında kütüphaneler: Kolektif hafıza ve ulusal kimlik. Bilgi Dünyası, 26(2), 585–607. https://doi.org/10.15612/BD.2025.878