Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)
Değerli dostlar, Öğrenciliğimizin ilk yıllarında ağabeylerimizden sıkça işitirdik. ‘’İstanbul’u seversen İstanbul’da seni sever.’’ Ne demek peki bu söz, istanbul’u sevmek demek, en ufaktan başlayarak İstanbul’u korumaktır, yere çöp atmamaktır mesela, zarar vermemek, zarar görmemektir. İşte o zaman İstanbul size kendini açar. İsterse kilometrelerce ötede olun, İstanbul sizi çağırı ve bulur.
İstanbul’un sırlarını aradığımızda çoğu zaman gözümüz saraylara, camilere, eski konaklara takılır. Bazı sırlar, hazineler ise taş duvarların değil, bir mezar taşının altınd saklıdır. Bugün sizlere öyle bir ismi anlatacağız: hem devletin sesi olmuş hem de bir şairin yüreğini taşımış, adı bugün pek anılmayan ama izleri Paris’ten Washington’a, Sofya’dan Kadıköy’e kadar uzanan bir Osmanlı sefiri… Bulgaristan, Sofyda’da vefat ediyor, naaşı İstanbul’a getirilerek defnediliyor. İşte bir devlet adamı olmasın getirdiği hassasiyet, şair olanın getirdiği derinlik ve Şehr-i İstanbul’un çağırdığı ve bu şehrin bağrında kendisine yer bulan bir isim Ali Ferruh Bey ve hikayesi sizlerle…

BİR PAŞA ÇOCUĞUNUN AVRUPA’YA AÇILAN KAPISI
1865’te İstanbul’da doğan Ali Ferruh Bey, aslında devlete hizmeti kanında taşıyan bir aileden geliyordu; babası Kayazâde Reşad Paşa, çeşitli mutasarrıflıklarda bulunmuş bir isimdi. Küçük Ali Ferruh, önce Beyrut’taki Fransız Mektebi’nde, ardından İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’de yetişti. Ama asıl sırrı 1884’te başlıyor: Paris’e gidip bugünkü Sciences Po’nun atası sayılan Ecole Libre des Sciences Politiques’te siyaset okumak, o dönem için sıradışı bir cesaretti. Genç adam orada sadece İlm-i siyaset öğrenmedi; aynı zamanda ilk şiirlerini de yazmaya başladı. Belki de o yıllarda, ileride hem devlet adamı hem şair olacağını henüz kendisi de bilmiyordu.
DÖRT BAŞKENT-TEK KALEM
Ali Ferruh Bey’in resmî kariyeri 1884’te Tercüme Odası’nda başladı, ama gerçek yolculuğu 1888’den itibaren hızlandı: Paris, Londra, Bükreş, Petersburg… On yıl içinde Avrupa’nın dört büyük başkentinde görev yaptı. Her şehir ona farklı bir diplomasi dili öğretti; Paris’in ihtişamı, Petersburg’un ağır bürokrasisi… Üstlerinin ona duyduğu güven öyle büyüktü ki, 1890’ların ortasında artık hariciyenin en parlak isimlerinden biri olmuştu. “On yıl içinde Avrupa’nın dört büyük başkentinde görev yapmış olması, onu diplomatik geleneklerin ustası hâline getirdi.”

ATLANTİK’İN ÖTESİNDE İSTANBULLU BİR OSMANLI SEFİRİ
1896’da hikâye Atlantik’i aşıyor: Ali Ferruh Bey, Washington’a sefir olarak gönderiliyor. Dönemin en hassas meselelerinden biri olan Ermeni meselesi uluslararası kamuoyunda giderek büyürken, ABD’deki Rum, Ermeni, Arnavut ve Marunî kökenli Osmanlı vatandaşlarının faaliyetlerini de yakından takip etmek zorundaydı. İşin ilginç yanı ise Hariciye Nezareti, Müslüman memurların ailelerini görev yerlerine götürmesini yasaklamışken, Ali Ferruh Bey bir şekilde ailesini yanında götürmeyi başarmıştı. Küçük ama bir o kadar da anlamlı bir direniş… Görevi sırasında, Osmanlı aleyhtarı yayınlara karşı İngilizce bir gazete çıkarma fikrini bile gündeme getirmiş, ama mali imkânsızlıklar buna izin vermeyecektir.
SOFYA’DA BİR CAMİYE VEFA GÖREVİ
1899’da bu kez Bulgaristan’a, Sofya’ya gidiyor Ali Ferruh Bey. Balkanlar’da milliyetçilik dalgası yükselirken, Sofya İstanbul için kritik bir gözlem noktasıydı. Ama asıl ilginç olan detay şu: Mimar Sinan’ın Sofya’daki tek eseri olan, savaşta minaresini kaybeden Sofu Mehmed Paşa Camii’nin kiliseye çevrilme girişimini İstanbul’a ilk bildiren isim, yine Ali Ferruh Bey olacaktır. Yani bu sefir, sadece siyasi raporlar yazmıyor, Osmanlı’nın kültürel mirasını da koruyordu. “Resmî yazışmalarında bile nükteden vazgeçmeyen bu diplomat, kalemini hem devletin hem de edebiyatın hizmetine adamıştı.”

BİR DİPLOMATIN GİZLİ KİMLİĞİ; ŞAİR ALİ FERRUH BEY
İşte asıl sır burada saklı, değerli dostlar. Ali Ferruh Bey’i çağdaşlarından ayıran şey, resmiyetin ardında taşıdığı edebî ruhtu. Laklakiyat-ı Edebiye, Devlet, Üssü’l Esas ve Kerbelâ gibi eserler kaleme aldı. Ama belki de en şaşırtıcı yanı, 1891’de Servet-i Fünun’da yazdığı “Eskrim” başlıklı dizidir — Türk basın tarihinde spor konulu ilk yazı olarak bilinir. Paris’te otururken İstanbul’a gönderdiği bu yazılarda, eskrimin Hindistan’dan Mısır’a, Yunanistan’a uzanan tarihini Osmanlı okuruna tanıtmıştı. Çağdaşları onun için “muharrir”, “şair” ve “diplomat” sıfatlarını bir arada kullanırdı; nadir bulunur bir bileşim.

EBEDİYETE GİDERCESİNE SOYFA’DAN İSTANBUL’A YOLCULUK
Ali Ferruh Bey’in hikâyesi 1904’te, henüz görevinin başındayken, Sofya’da erken bir vedayla noktalanıyor. İstanbul basını onun ölümünü derin bir üzüntüyle karşıladı; onu zeki, hoşsohbet, kalem sahibi bir diplomat olarak andılar. Kendisini Mekteb-i Mülkiye yıllarından tanıyan Ahmed Rasim bile onun zekâsını, vakarını satırlarına taşımıştı. Naaşı İstanbul’a getirilip Kadıköy’deki Mahmutbaba Türbesi’nde, babası Reşad Paşa’nın yanına defnedildi. Belki de her gün yanından geçip haberimiz bile olmadığımız bir köşede, hem devletin hem edebiyatın sesini taşımış bir mazi sessizce uyuyor.
Osmanlı hariciyesinin bu çok yönlü ismini bugün hatırlamak, aslında bize şunu aktarıyor : bir devletin dünyaya açılan yüzü, sadece resmî yazışmalarla değil, o yüzü temsil edenlerin kişisel derinliğiyle de şekillenir. İstanbul’un sırları arasında, işte böyle bir şair-sefirin mezar taşı da var artık sizin için.
Bir dahaki sırrımızda buluşmak üzere, değerli dostlar…
MERAKLISI NOTLAR
+Mezarı nerede? Ali Ferruh Bey, Kadıköy Hasanpaşa’daki Mahmutbaba Türbesi’nin kendi haziresinde yatıyor — türbenin çevresindeki mezarlık alanında, babası Reşad Paşa’nın yanı başında.
+Mezar taşı bir sanat eseri: Lahit tipi mezarı, dantel gibi işlenmiş, çok detaylı bir süsleme kompozisyonuna sahip. Ayrıca kitabesinde, dönemin geleneğine aykırı biçimde, taşı işleyen sanatçının kendi imzası da yer alıyor — Osmanlı taş işçiliğinde sanatçının imza bırakması oldukça nadir görülen bir durum.
+Nüktedan bir diplomat: Sofya’dan II. Abdülhamid’e gönderdiği resmî bir yazışmada, kendisine husumetle bilinen Bulgar Başvekili’nden bahsederken bile mizahından vazgeçmemiş; bu tavrı döneminde hem hayranlık hem de dikkat çekmişti.
+”Haylaz” bir zekâ: Yakın arkadaşı, dönemin tanınmış yazarı Ali Kemal, “Ömrüm” adlı eserinde Ferruh’u zeki ama bir o kadar da haylaz, kendini ve yeteneklerini olduğundan fazla göstermeye meyilli biri olarak anlatır — edebiyat çevrelerinde onu hem seven hem eleştiren bir portre.
+Edebiyat tarihindeki yeri: Ali Ferruh Bey, Tanzimat ile Servet-i Fünun edebiyatı arasında kalan “Ara Nesil” (Mutavassıtîn) şairleri arasında değerlendiriliyor — iki büyük edebiyat neslini birbirine bağlayan köprü isimlerden biri.
+Eskrimi Osmanlı’ya tanıtan kalem: Ali Ferruh Bey’in yazdığı dönemde eskrim, Osmanlı’da henüz bilinmeyen, Batı’ya özgü bir spordu. Paris’te bizzat gözlemlediği bu sporu, sadece bir dövüş sanatı değil, disiplin ve zarafetin birleştiği bir kültür olarak Osmanlı okuruna tanıtmıştı — yazı dizisi, ileride eskrimin Osmanlı okullarında yer almasına giden yolu da bir bakıma açmış oldu.
+Popüler kültürde bir iz: “Eskrim” makalesi o kadar bilinir hâle geldi ki, 2021’de bir TV yarışma programında (Kim Milyoner Olmak İster) soru olarak bile karşımıza çıktı.
+Vefat tarihi üzerine küçük bir not: Kaynaklar arasında ufak bir tarih farkı var; çoğu akademik kaynak 1904’ü işaret ederken (bazıları 19 veya 20 Ekim olarak veriyor), İstanbul Ansiklopedisi’nin eski bir kaydı tarihi 1902 olarak gösteriyor. Güncel araştırmalar 1904’te birleşiyor.












Cevap Yaz