BİR PORTRE İSTANBUL’U NASIL KARIŞTIRDI?

 

Padişah değil tablosu karşılandı, tören yapıldı…

Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)

 1836 İstanbul’unda Sultan II. Mahmud’un portreleri devlet binalarına yalnızca asılmadı; törenlerle taşındı, dualarla karşılandı, şiirlere konu oldu. Padişahın arabası Bâb-ı Âli’ye yanaştığında araçtan hükümdarın değil, “tasvir-i hümâyûn”unun indirilmesi dönemin en ilginç sahnelerinden biriydi. Ancak portreye gösterilen bu olağanüstü hürmet, bazı çevrelerde “putperestlik” tartışmasına yol açtı.

ARABADAN PADİŞAH DEĞİL, PORTRESİ İNDİ

İstanbul, 1836 yılında alışılmadık törenlere sahne oldu. Sultan II. Mahmud’un büyük boy portreleri askerî kışlalara ve devlet dairelerine özel merasimlerle yerleştiriliyordu. En dikkat çekici törenlerden biri Bâb-ı Âli’de gerçekleşti. Sultan’ın arabası devlet erkânının beklediği alana geldi; ancak arabadan II. Mahmud değil, “tasvir-i hümâyûn” adı verilen hükümdar portresi indirildi. Portre hazırlanan yerine yerleştirildi, dualar okundu, müzik çalındı ve ikramlarda bulunuldu. Benzer törenler aynı yıl Rami, Selimiye ve Taksim kışlalarında da düzenlendi. Böylece padişahın portresi sıradan bir sanat eserinin ötesine geçerek hükümdarın ve merkezî otoritenin sembolik temsilcisine dönüşüyordu.

İSTANBUL’DA PORTRE TARTIŞMASI

Yeni uygulama herkes tarafından aynı şekilde karşılanmadı. İngiliz yazar ve gezgin Julia Pardoe, törenler sırasında bazı İstanbulluların duyduğu rahatsızlığa dikkat çekti. Tepkinin portrenin varlığından çok, ona gösterilen olağanüstü hürmetten kaynaklandığı anlaşılıyordu. Dönemin kayıtlarında Abdurrahman Efendi adlı bir kişinin Divanhane’de II. Mahmud’un portresinin karşısına geçerek sert sözlerle tepki gösterdiği de aktarılıyor. Tartışmalar İstanbul sınırlarını aşarak Londra basınına kadar ulaştı. Böylece padişah portresi sanat, siyaset ve dinin kesiştiği dikkat çekici bir tartışmanın merkezine yerleşti.

RESMÎ GAZETE: “MUCİZE GÖSTEREN” PORTRE

Osmanlı Devleti’nin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi ise II. Mahmud’un portrelerinden söz ederken dikkat çekici ifadeler kullandı. Portre için “mehâsin-nümûn” (güzellik gösteren) ve “mu‘ciz-nümûn” (mucize gösteren) gibi sıfatlara yer verildi. Bu övgü dili, hükümdar imgesine verilen güçlü sembolik anlamı gösterirken tartışmaları da büyüttü. Osmanlı vakanüvisi Ahmed Lütfi Efendi’nin aktardıkları da rahatsızlığın esas olarak resmin yapılmasından değil, portre çevresinde oluşturulan gösterişli tören ve hürmet dilinden kaynaklandığına işaret ediyor.

PORTRE NEDEN BU KADAR ÖNEMLİYDİ?

1830’lar, II. Mahmud’un askerî ve idarî reformlarla Osmanlı devlet yapısını değiştirdiği yıllardı. Tasvir-i hümâyûn uygulaması da bu dönüşümün görsel araçlarından biri oldu. Padişah her kışlada ve devlet dairesinde bulunamazdı; ancak portresi bulunabilirdi. Böylece hükümdarın görüntüsü, merkezî otoriteyi görünür kılan siyasal bir sembole dönüştü. Portreler yalnızca büyük boy yağlıboya tablolar halinde değil, madalyon ve “tasvir-i hümâyûn nişanı” biçiminde de üretildi ve dönemin önde gelen devlet adamlarına verildi.

SANAT MI, SİYASET Mİ?

  1. Mahmud’un portreleri Osmanlı görsel kültüründe yeni bir dönemin habercisiydi. Bunlar yalnızca hükümdarın yüzünü gösteren sanat eserleri değil; devleti, reformu ve padişahın otoritesini temsil eden siyasal imgelerdi. 1836 İstanbul’unda tartışılan asıl mesele de burada düğümleniyordu: Duvardaki yalnızca padişahın resmi miydi, yoksa padişahın yokluğunda onun yerini alan bir iktidar sembolü müydü?

KAYNAK: Alison Terndrup, “Mapping the ‘Miracle-Showing’ Portrait in Istanbul”, Muqarnas, 42/1 (2026).

MERAKLISINA NOT

Padişah kendi portresinin törenini izledi

  1. Mahmud’un portresinin Selimiye Kışlası’na götürülmesi sırasında yaşanan en ilginç ayrıntılardan biri, padişahın kendisinin de töreni izlemesiydi. Dönemin anlatımlarına göre portre kışlaya getirildi, kurbanlar kesildi, dualar edildi ve 21 pare top atışı yapıldı. Askerler portrenin önünde toplandı; gece ise kışlanın içi ve dışı kandillerle aydınlatıldı, havai fişekler atıldı. Böylece İstanbul’da aynı törende hem hükümdarın kendisi hem de onu temsil eden görüntüsü bulunmuş oluyordu.

Şeyhülislama da kendi portresini verdi

  1. Mahmud, portrelere yönelik dinî itirazların farkındaydı. Kaynaklarda, Sultan’ın 1832 yılında cuma selamlığının ardından Şeyhülislam Abdülvahab Efendi’yi kabul ederek kendisine bir Tasvir-i Hümâyûn verdiği aktarılıyor. Bu hareket, portre uygulamasının dinî meşruiyetine yönelik itirazları aşma çabasının dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Portresini cepheye bile gönderdi

Portrelerin yalnızca devlet dairelerini süslemediğini gösteren çarpıcı bir örnek de 1838’de yaşandı. II. Mahmud’un, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa kuvvetleriyle mücadele edecek Osmanlı ordusunun kumandanı Hafız Mehmed Paşa’ya kendi portresini gönderdiği aktarılıyor. Amaçlardan biri ordunun moralini ve hükümdara bağlılığını güçlendirmekti. Böylece padişahın görüntüsü, İstanbul’daki devlet dairelerinden savaş alanına kadar ulaşmış oluyordu.

Boyunda taşınan bir padişah portresi

“Tasvir-i Hümâyûn”ların bazıları duvara asılan büyük tablolardan çok farklıydı. Küçük örnekler yaklaşık 6 santimetre çapında, fildişi üzerine yapılmış minyatür hükümdar portreleriydi ve askerî nişan gibi taşınabiliyordu. Alison Terndrup’un çalışmasında, Giovanni Marras imzalı 1832 tarihli bir II. Mahmud Tasvir-i Hümâyûn nişanının günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda bulunduğu belirtiliyor.

Portre aslında “uzaktaki padişah”tı

Portre kampanyasının en ilginç tarafı belki de buydu: II. Mahmud’un görüntüsü kışlalara, okullara ve devlet dairelerine yayıldıkça hükümdarın fiziksel olarak bulunmadığı yerlerde onun varlığını hatırlatan bir araç haline geldi. Terndrup, büyük portrelerin sergilenmesi için düzenlenen törenlerin belirli bir protokol ve hiyerarşi içinde tekrarlandığını; küçük Tasvir-i Hümâyûn nişanlarının ise padişahın fiziksel ve manevi varlığını hatırlatan nesneler gibi işlev gördüğünü ortaya koyuyor.

Kısacası: II. Mahmud yalnızca portresini yaptırmadı; kendi görüntüsünü devletin dolaşıma soktuğu yeni bir iktidar aracına dönüştürdü. İstanbul’daki duvarlardan devlet adamlarının göğsüne, oradan askerî birliklere kadar ulaşan padişah imgesi, Osmanlı modernleşmesinin belki de en sıra dışı propaganda araçlarından biriydi.