Her Gün Kullandığımız Sözlerin İstanbul’da Doğan Sırları
“Tereciye tere satmak”, “Ateş pahası”, “Dingo’nun ahırı”, “Püsküllü bela”… Günlük hayatta sıkça kullandığımız bu deyimlerin çoğunun yolu İstanbul’dan geçiyor. Erkam Radyo’da yayınlanan “İstanbul’un Sırları” programında, dilimize yerleşen bu sözlerin ardındaki gerçek hikâyeler anlatıldı. Her deyim, kimi zaman bir padişahın yaşadığı olaydan, kimi zaman bir esnafın nüktesinden, kimi zaman da İstanbul sokaklarında yaşanan ilginç hatıralardan doğdu.
ESKİ İSTANBUL’DAN DİLİMİZE KALANLAR
Goygoycu: Muharrem ayında kapı kapı dolaşarak ağıt, ilahi ve mersiyeler okuyan kimselere verilen addı. Kelimenin, okunan metinlerdeki bazı ifadelerin halk ağzında değişmesiyle ortaya çıktığı anlatılır.
Apukurya maskarası gibi: İstanbul Rumlarının özellikle Tatavla’da, bugünkü Kurtuluş çevresinde düzenledikleri karnaval eğlencelerindeki renkli ve maskeli kişilerden hareketle ortaya çıktığı anlatılan bir tabirdir. Bugün gülünç veya tuhaf görünümlü kişiler için kullanılır.
Dingo’nun ahırı: Eski İstanbul’daki atlı tramvayların Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için kullanılan yedek atların Taksim civarında Dingo adlı bir Rum vatandaşın ahırında dinlendirilmesiyle ilişkilendirilir. “Burası Dingo’nun ahırı mı?” sözü, girenin çıkanın belli olmadığı yerler için kullanılır.
Üsküdar’da sabah oldu: Üsküdar’ın İstanbul’un karşı yakasına göre daha erken güneş alması ve sabahın orada daha erken başlamasıyla ilgili anlatılardan doğduğu söylenir. Bugün “artık vakit geçti” anlamında kullanılır.
Balık kavağa çıkınca: Rumeli Kavağı ve Anadolu Kavağı çevresindeki balıkçılıkla ilişkilendirilen bu söz, gerçekleşmesi çok zor bir işi anlatır. “O da balık kavağa çıkınca olur” denildiğinde, aslında “hiç olmayacak” denmektedir.
Gözünden sürmeyi çekmek: Bir kimsenin aşırı derecede uyanık, açıkgöz veya maharetli olduğunu anlatır. “Karşısındaki fark etmeden gözündeki sürmeyi bile çekip alabilecek kadar becerikli” anlamındaki eski bir anlatımdan geldiği kabul edilir.
Kepaze olmak: Bugün “rezil olmak, gülünç duruma düşmek” anlamında kullandığımız “kepaze” kelimesinin eski anlamı okçulukla ilgilidir. Osmanlı okçuluğunda talim amacıyla kullanılan, çekiş gücü düşük ve yumuşak yaylara “kepâze/kepâde” denirdi. Kelimenin zamanla mecazlaşarak “değersiz, gülünç veya itibarsız duruma düşmek” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Çile çekmek: “Çile” kelimesinin eski anlamlarından biri de yay kirişi veya yay ipidir. Okçunun yayı sürekli çekip bırakmasıyla yapılan talim, zamanla “çile çekmek” deyiminin oluşmasına bağlanır. Bugün ise sıkıntı ve zahmet çekmek anlamında kullanıyoruz.
İki dirhem bir çekirdek: Çok şık, özenli ve gösterişli giyinen kimse için kullanılan bu deyim, eski ölçü ve tartı sistemindeki “dirhem” ve “çekirdek” kelimelerini kullanır. Zamanla özenli giyinmenin sembolik ifadesine dönüşmüştür.
Püsküllü bela: II. Mahmud döneminde yaygınlaşan fesin özellikle püskülünün rüzgâr ve yağmurda sürekli sorun çıkarmasıyla ilişkilendirilen bir İstanbul rivayetidir. Bugün başa gelen büyük sıkıntıyı anlatır.
Derdini Marko Paşa’ya anlat: Osmanlı döneminin ünlü hekimlerinden Marko Paşa’nın hastalarını dinlemesiyle ilgili anlatılan hikâyelerden doğduğu söylenir. Bugün “derdini anlatacak, seni dinleyecek kimse bulamazsın” anlamında kullanılır.
Vermeyince Mâbud, neylesin Mahmud?: II. Mahmud’a bağlanan Tıkandı Baba hikâyesi üzerinden anlatılır. Padişahın yardım etmeye çalışmasına rağmen işlerin bir türlü yoluna girmemesi üzerine söylendiği rivayet edilen söz, “nasip olmayınca insan ne yapsın?” anlamını taşır.
Ayasofya’da dilenip Sultanahmet’te sadaka vermek: İstanbul’un iki büyük meydanını bir araya getiren bu söz, yapılan bir işten sonunda başkasının yararlanması veya kişinin kendi çıkarını gözetmeden davranması anlamında kullanılır.
Serçeden başka kuş, Zeyrek’ten başka yokuş bilmemek: Eski İstanbul’un Zeyrek semtinin dik yokuşlarına gönderme yapan bu ifade, şehrin mahalle ve coğrafyasının günlük dile nasıl girdiğinin güzel örneklerinden biridir.
Mahşer midillisi: Çok hareketli, yerinde duramayan veya sürekli koşturan kimse için kullanılan eski İstanbul tabirlerinden biridir.
Surre devesi gibi takıp takıştırmak: Osmanlı dönemindeki surre alaylarında kullanılan ve çeşitli hediyelerle yüklenen develere gönderme yapar. Çok fazla süslenip takı takan kişiler için söylenmiştir.
İçerisi Mahmutpaşa Çarşısı gibi: Mahmutpaşa’nın tarih boyunca taşıdığı yoğun alışveriş ve kalabalık atmosferinden hareketle, çok kalabalık ve karmaşık yerleri anlatmak için kullanılır.
“AĞZINLA KUŞ TUTSAN NAFİLE”
İstanbul’a bağlanan deyim hikâyelerinin en meşhurlarından biri de **“Ağzınla kuş tutsan nafile”**dir. Topkapı Sarayı’ndaki padişah huzuruna kabul hikâyeleriyle ilişkilendirilen deyimin çeşitli rivayetleri vardır. Ortak fikir şudur: Padişahın öfkeli olduğu bir zamanda olağanüstü hüner göstermek bile işe yaramamaktadır. Bu nedenle söz, “ne kadar uğraşırsan uğraş, sonuç değişmez” anlamında kullanılır.
DİLDEKİ İSTANBUL, İSTANBUL’DAKİ HAFIZA
Bu deyimlere bakıldığında İstanbul’un yalnızca saraylardan ve anıtsal yapılardan ibaret olmadığı görülür. Tatavla’nın karnavalı, Taksim’in atlı tramvayları, Üsküdar’ın sabahı, Zeyrek’in yokuşları, Mahmutpaşa’nın kalabalığı, Kavakların balıkları ve Osmanlı okçularının yayları Türkçenin içine yerleşmiştir.
Belki de İstanbul’un en güzel sırlarından biri budur: Şehir yalnızca taşlara değil, kelimelere de yazılmıştır.
MERAKLISINA NOT
Deyimlerin kökenleri konusunda dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Bu hikâyelerin tamamı aynı derecede belgelenmiş değildir. Bazıları tarihî kaynaklara dayanırken bazıları şehir rivayeti ve sözlü kültür yoluyla aktarılmıştır.










Cevap Yaz