İSTANBUL’UN KAPILARI VE İSTANBUL’UN FETHİNE FARKLI BİR BAKIŞ

“Letüftehanne’l Kostantıniyyete, ve le ni’mel emrü zâlike’l emr, ve le ni’mel ceyşü zâlike’l ceyş”
“Kostantiniye, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır.”

Yukarıdaki Hadis-i Şerif’i tekrar tekrar okursak şu manayı buluruz diye düşünüyoruz… İnşaallah… “İstanbul’un fethine katılan askerler nasıl güzel askerlerse, aynen şu an İstanbul’a hizmet eden, İstanbul için çalışan ve kıyamete kadar çalışacak olanlar da Allahü alem bu hadis-i şerifin içine girmektedir… Onun için ‘aman efendim, olur mu? İstanbul’un Fethi bitti’ demeyelim. Biz de inanıyoruz ki hayır, fetih bitmedi.. Aynen devam ediyor inşaallah. Çünkü İstanbul’un tarihi, maddi ve manevi güzellikleri var.. Halen fethedilmeyi bekleyen gönüller var… İnşaallah bunlara ulaşmak için gayret etmeliyiz… İşte en azından bu niyette olursak, Peygamber Efendimiz’in güzel hadisine inşaallah nail oluruz..

NEDEN İSTANBUL’UN KAPILARI?

Değerli dostlar, geçen yıl bir grup arkadaşımızla İstanbul’un Kiliseden Dönme Camileri’ni ve dünyada tek olan özellikli camilerimizi gezdik… Ama gezerken niyetimiz kuru kuru taş bina görmek değil, sırf bu Hadis-i Şerif’e nail olabilmek, farklılıkları yakalayıp ileride gelecek nesillere aktarmak içindi.

Efendim, inşaallah bu yıl da aynı ekibimiz İstanbul’un tarihi kapılarını gezdi… İnşaallah sizlere aşağıda gezdiğimiz ve bazı özelliklerini yakaladığımız kapıları aktarmaya çalışacağız… Bu gezi sırasında İstanbul Ansiklopedisi’nden, birçok tarihi kaynaktan ve internet sitelerinden yardım aldık.. Buralara bilgi gönderen, yazan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun diyoruz.

SİZ SAHİP ÇIKMAZSANIZ BAKIN KİM SAHİP ÇIKIYOR?

Amarikan Bizans Enstitüsü
“Gerçekleşsin diye en çok dua ettiğim, üstüne en çok titrediğim arzum; tıpkı geçmişte, o sürekli geliştiği zamanlarda olduğu gibi, manastırın her zaman ayakta kalması ve zamanın yıkımlarından ya da başka herhangi bir tehditten etkilenmemesidir.”
Theodore Metochites

İstanbul’da bulunan Pera Müzesi’ni gezerken yıllar önce orada bir sergi vardı. Kariye Camii, daha doğrusu Kariye Müzesi ile ilgili bir fotoğraf sergisi vardı. 11. yüzyıldan kalma mevcut bina küçük ama içindeki mozaikler ve freskler olağanüstü. 1320’lerde Theodore Metochites isimli Bizanslı bir üst düzey yönetici kiliseyi bu muhteşem eserlerle donatmış, kendi suretini de Hz. İsa’nın bir mozaiğinin yanına iliştirtmiş… Ve duasını da bakın yukarıdaki gibi yapmış… Aradan seneler geçiyor.. Ve sahneye Amerikan Bizans Enstitüsü çıkıyor.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet ve diğer Osmanlı padişahlarınca camiye çevrilen sur içindeki kiliseler, sistemli bir şekilde birer birer kiliseye çevriliyor. Gelişmeler, Ayasofya ile başlayan bu sürecin, duyarlı olunmazsa İstanbul’daki tüm kiliseden döndürülmüş camiler temizleninceye kadar süreceğini gösteriyor.

İstanbul sur içinde yıllardır çalışmalar yapan Amerika’daki Bizans Enstitüsü, camileri kiliseleştirmenin öncüsü konumunda. İstanbul’un Türk mühürlerini sökmeye yönelik çalışmalar ilk önce ‘Byzantine Institute of America’ tarafından 1931 yılında başlatılmış. Bu enstitünün içteki uzantılarının da çabalarıyla 1935 yılında müze ilan edilen Ayasofya’yı ibadete kapatma gerekçelerinin başında, buranın kültürel miras olması ve turizme açılmak istenmesi gösteriliyordu.

AYASOFYA MÜZEYE ÇEVRİLİYOR

Nihai hedef Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, hain emellerin ilk adımıydı. İstanbul’un işgal yıllarında Lord Gürzon, nihai hedefi şöyle açıklıyordu: ‘Ayasofya, ki 900 yıl önce bir Hıristiyan kilisesiydi, elbette ki eski durumuna getirilecektir.’ 1935’te ilk büyük adım atılmıştı. İkinci hamle için uygun bir zaaf dönemi beklenecekti. Nitekim, bu adım Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde atıldı. Türkiye, 2 Şubat 2002’de üçlü koalisyon hükümeti döneminde büyük ekonomik krizle boğuşurken, AKPM’nin Romen üyesi C. Vadim Tudor’un öncülüğünde 27 milletvekilinin imzaladığı önerge, ‘Ayasofya’nın Hıristiyan dünyasına iadesi’ başlığını taşıyordu.

Küstah önergede, 500 yılı aşkın süredir bu mabedi muhafaza etmiş olması nedeniyle Türkiye’ye teşekkür edilip, ‘Roma İmparatorluğu’nun sembolik olarak yeniden inşasının’ göstergesi olarak bu mabedin iadesi isteniyordu. Türkiye’den gelen sert tepkiler üzerine önerge geri çekildi. Tabii yine bir zaaf anında tekrar canlandırılmak üzere. İkinci adım Kariye; Edirnekapı’daki önemli Bizans kiliselerinden biri olan Khora, fetihten sonra boş kalmış, II. Bayezid’in sadrazamı Atik Ali Paşa tarafından 1500’de camiye çevrilmişti. 1648, 1766 ve 1894 depremlerinde hasar gören cami, her seferinde hemen onarıldı. Bu caminin kaderi de, yine Amerikan Bizans Enstitüsü’nün devreye girmesiyle değişti.

Ayasofya’dan sonra ikinci hamleyi Kariye’de yapan enstitü, 1945’te buranın müzeye çevrilmesini sağladı, üzeri örtülü mozaik ve freskler temizlendi, daha sonraki yıllarda içindeki ikonaların önemlileri yurt dışına kaçırıldı. TURİNG’in eski başkanı merhum Çelik Gülersoy tarafından çevre düzenlemesi yapılarak bugünkü duruma getirildi.

Her iki caminin müzeye çevrilmesinde dikkat çeken ilk adım restorasyon oluyor. Bu süre içinde camiler önce kısmen ibadete kapatılıyor, ardından “zaten cemaati yok” denilerek müzeye çevriliyor.

Fethiye Camii: Çarşamba semtinde İsmailağa Cemaati’yle sınır olan Pammakaristos Manastırı adıyla bilinen bu kilise, bir ara Patrikhane olarak kullanıldı. Sultan III. Murad, Azerbaycan ve Gürcistan’ın fethine atfen 1597’de burayı Fethiye Camii’ne çevirdi.

ESERLER PARÇA PARÇA GİDİYOR

Üç parçadan oluşan kilise 1641’deki yangında zarar görüp onarıldı. Atatürk’ün vefatından sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce onarıma alınarak ibadete kapatıldı. 1960 yılında ise yine Amerikan Bizans Enstitüsü sahneye çıkıyor. Restorasyonda Osmanlı’nın yaptığı kemer ve sütunlar sökülür, mozaikler ortaya çıkarılır. Namaz kılmak için ön kısımda küçük bir yer bırakılıp, gerisi ibadete kapatılır, cami adeta parça parça götürülür. Ardından Ayasofya Müzesi’ne bağlanır. 2001 yılında İstanbul Çevre Koruma Vakfı’nca çevresi düzenlenen yapı, Ayasofya Müdürlüğü’nden özel izinle turist grupları için açılırken, 24 Kasım 2005’te müze olarak törenle hizmete girdi. Açılışta bir konuşmacının, ‘Fatih’i küllerinden yeniden oluşturuyoruz. Bu tür olaylara destek verebilirsek asıl amacımıza ulaşmış olacağız’ sözleri ise dikkat çekiciydi.

Evet İstanbul severler, şimdi yukarıdaki açıklamalar ışığında sanırım Hadis-i Şerif’in önemi daha da iyi anlaşılmıştır diye düşünüyorum… Şimdi hep beraber bu niyet ve düşüncelerle İstanbul’un kapılarını gezmeye devam edelim.

Istanbul’un Kapıları: 55 Kapılı İstanbul

Surlarla çevrili İstanbul’un 55 kapısı vardı. Surlar Marmara, Haliç ve Kara Surları olarak üç kısımdı. Sabah açılan kapılar, akşam kapanıyordu.

  • Marmara’daki Kapılar:Marmara Denizi kıyısında 19 kapı bulunuyor.
  • Haliç’teki Kapılar:Haliç’teki surların büyük bölümü ve dolayısıyla kapıların çoğu artık yok. Marmara’dan Haliç’in içine doğru 25 kapı vardı.
  • Kara Surlarındaki Kapılar:İstanbul’un kara surlarını Haliç kıyısından Marmara kıyısına doğru izleyince 11 kapı bulunuyor.
  • Sur Dışındaki Kapılar:Örneğin Galata’daki Azapkapı ve Üsküdar’daki Paşakapısı da İstanbul’un kapılı semtlerini oluşturuyor. Azapkapı’nın adı Osmanlı döneminde Haliç Tersanesi’nin yanına kurulan Azepler Kışlası’ndan geliyor. Bölge, Cenevizlilerin elindeyken Galata surlarındaki bu kapıya Porta di San Antonio deniyordu. Paşakapısı ise sadrazamların hem oturdukları hem de görev yaptıkları yerdi.

İstanbul Vefa Vakfı gezi ekibi olarak “Sabahın önce gelmesi gibi fetihin de bir an önce olması niyetiyle” diyip sabah namazlarından sonra gezmeye karar vererek ilk önce Mevlana Kapı’dan başladık… Sabah namazını Merkez Efendi Camii’nde kılıp Merkez Efendi Hazretleri’ni ziyaret ettikten sonra ilk kapımızı gezmeye başlıyoruz…

MEVLANAKAPI

İstanbul’umuzun güzelliklerini yaşamaya ve öğrenmeye devam ediyoruz. Şimdiki gezimiz İstanbul’un sur kapılarından oluşuyor. İlk olarak Mevlanakapı’dan başladık. İşte bu kapının özellikleri:

Yenikapı Mevlevihanesi ismini, bugün “Mevlanakapı” olarak bilinen sur kapısından almıştır. Sünbül Efendi aracılığıyla tarikata giren ve Mevleviliğe intisap eden Yeniçeri Katibi Malkoç Mehmed Efendi tarafından, yoğun iskan sahalarına uzaklığı sebebiyle sur dışında inşa edilen Mevlevihane, 1597 yılı Recep ayında açılmıştı. Malkoç Mehmed Efendi’nin hacca giderken Konya’ya ulaştığında: “Vatanımıza selametle kavuşmak nasip olursa, Mevlevilere İstanbul’da bir zaviye yaptırayım” diye adakta bulunduğu, dönüşünde de adağını yerine getirip bu tekkeyi yaptırdığı şeklinde bir rivayet vardır.

İnşasından kısa bir süre sonra Yenikapı Mevlevihanesi, Mevleviliğin İstanbul’daki en önemli merkezi haline gelmiş, tekke tabiriyle “asitane” olarak faaliyet göstermiştir. Bugün Mevlanakapı olarak bilinen sur kapısı dışında bulunan Mevlevihane, o dönemlerde hem halk hem de devlet ricali üzerinde etkili olmuş, devrin sadrazamı Mehmed Paşa, Yeniçeri Ağası Tırnakçı Hasan Ağa ve sair tarikat şeyhlerinin katıldığı gösterişli bir törenle açılmıştı. Bu ilk binanın müştemilatını semahane, mescid ve 18 adet derviş hücresi oluşturuyordu. Tekkenin ana binaları ise 17. yüzyılda inşa edilen meydan odası ve matbah-ı şerif (mutfak) ile şekillenmeye başladı. Maalesef bu binaların hiçbirinin günümüze ulaşamamış olması Mevlevihane tarihi üzerinde fikir yürütmeye manidir.

İznik çinisi de Mevlanakapı’dan…

İznik çinisi 16. ve 17. yüzyılda dünyanın en değerli çinileri arasında sayılıyordu. Osmanlı Sarayı, imparatorluğun ekonomik olarak zayıflamasıyla desteğini çekince bu çok maliyetli sanat, sırlarıyla birlikte tarihin sayfalarına gömüldü. Faik Kırımlı’nın 300 yıl sonra yeniden ateşini yaktığı çini fırınları, bir yüksekokul, bir vakıf ve 33 atölye ile ilk temellerini Mevlana Kapı’da atmış.. Kırımlı, Mevlanakapı’da, İstanbul surlarının dibine bir atölye kuruyor, akademik çevrelerle bağlantıya geçiyor. 1960 ile 1970 arasındaki on yılını çini harcını karmaya ayırıyor. Sonunda 1970’te “İznik çinisinin harcını bulduğunu” ilan ediyor. Ürettiği “Âmeli Faik” imzalı çiniler koleksiyonerler tarafından kapışılıyor. Aralarında Batı müzelerine seçilenler bile oluyor. Peki bu çinilerin, eski İznik çinileri kadar uzun ömürlü olup olmayacaklarını nereden bileceğiz? Bu konuda fikir verebilecek bir çalışma 1974’te yapılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, Kocatepe Camii inşaatı için dört ayrı imzalı örneği İTÜ’ye getiriyor. İnşaat Fakültesi Malzeme Laboratuvarı’nın 20.12.1974 tarihli raporunda çini testleri yapıldığı belirtiliyor.

İstanbul’un 100 çeşmesinin suyu Mevlana Kapı’dan geçiyor: Mevlanakapı’nın bir diğer önemli özelliğinden birisi de, İstanbul’un yaklaşık 100’den fazla çeşmesine zamanında su veren bir su oluğu vazifesi görmüş olmasıdır. Mevlanakapı’dan girince hemen kapının sağında bir sebil çeşme var. Sadece bununla kalmıyor tabi; bu çeşmeler, adım attıkça ayakta kalabilen diğer 2 çeşmeyi de görebiliyorsunuz. Kapının 50 mt ilerisinde hemen sağda Hacı Evliya Camii var. Yolu devam edince solda bir türbe göze çarpıyor hemen.. Bu türbenin ismi Kılıçlı Baba Türbesi olabilir. Yolumuzu Şehremini’ne doğru devam ettirince yine solda bir cami ve türbe geliyor önümüze. Bu cami halk arasında Örümceksiz Camii olarak biliniyor. Asıl ismi Mimar Acem Camii. Hemen caminin karşısında bir türbe var ki, bugün halkın camiyi örümceksiz olarak bilmesine sebep olan Örümceksiz Dede Türbesi’dir. Caminin mimarı Acem Ali’dir.

MİMAR ACEM ALİ

Asıl adı Alâeddin Ali Bey b. Abdülkerim olan Acem Ali, Esir Ali ismiyle de tanınmıştır. Bu da Azerbaycan Türkleri’nden olup, muhtemelen Sultan Selim’in Tebriz seferinden sonra Osmanlı Devleti’ne getirmiştir. Acem Ali, Osmanlı Devleti’nde, Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman dönemlerinde ilk baş mimar olarak görev yapmıştır. Kendisinden sonra 1537-1538’de selefi Mimar Sinan’ın baş mimarlık görevine başlaması, onun bu tarihlerde vefat etmiş olduğunu göstermektedir. Acem Ali, Osmanlı mimarisine klâsik Osmanlı mimarîsi ile İran üslûbunu birleştirerek, “toplu plân” esasını getirmiştir.

Aynı yöntem, daha sonra Mimar Sinan tarafından geliştirilerek kullanılmıştır. Bu sebepten olsa gerek, Acem Ali’nin inşa ettiği Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Camii ile İstanbul Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı gibi Mimar Sinan tarafından tamir ve tâdil edilmesinden sonra, ona mal edilmesine yol açmıştır. Acem Ali, İstanbul Sultan Selim Camii ile Şehremini’de kendi parasıyla Mimar Acem Camii’ni yapmıştır. Bundan başka, üslûp ve mimarî özelliği Acem Ali’ye ait olup, kitâbesi bulunmayan birçok yapıt bilinmektedir. Bu durumda olan başlıca eserler ise, Saray Bosna’da Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Sofya’da Kadı Seyfeddin, Manisa’da Sultan, Trabzon’da Hatuniye, Konya’da Sultan Selim, Çorlu’da Süleymaniye, Tekirdağ’a bağlı Saray’da Ayas Paşa, İstanbul Fatih’te Bali Paşa, Eyüp’te Cezerî Kasım, Sütlüce ve Silivri’de Pîrî Mehmed Paşa camileri ile Topkapı Sarayı’nda Bâbü’s-Selam’dır.

Bir başka bilgi daha…
II. Mustafa’nın kızı olan Emine Sultan, 1140 (1728) de Abdullah Paşa ile evlendirilmiştir. II. Mustafa’nın kızı olan Emine Sultan 1152 (1739) da vefat etti. Kabri, Mevlanakapı civarındaki Mimar Acem Camii haziresindeki türbesindedir.

Yolumuzun sonunda Odabaşı Camii var. Burası da bilindiği üzere Mimar Sinan’ın eserlerindendir.

Gezinin sonunda bir soru: “Neden Osmanlı İmparatorluğu döneminde surlar tamir edilmedi veya yeniden yapılmadı veya tamamen yıktırılmadı? Gezimizin temelini oluşturan sur kapılarının kimisi yıkıkken kimisinin ayakta durmasının da bir manası var elbette. İşte bunu da Fatih Sultan Mehmet’in fermanından öğreniyoruz: “…Surlar bizden sonra gelecek olan ecdada kalacak şekilde bakımı ve koruması yapılacaktır… Ancak Marmara Surları ile Haliç surlarının bir kısmı ki bu bölüm geçilmesi en zor olan bölümdü. Yapılmayacak ve aynen yıkıldığı gibi muhafaza edilecekti….” Neden böyle bir karar alındı dersek; Bizans’ın ihtişamının, geçilmez denen surların geçilebildiğinin bu yıkılan surlarla gösterilmek istenmesindendir.

SİLİVRİKAPI

Bu kapı, Silivri yolunun başlangıcı olması hasebiyle bu isimle anılmaktadır. Buradan şunu da çıkarıyoruz; kapılar bazen de bulundukları yol güzergahına göre isimlendiriliyor. (Edirnekapı) Her kapının manevi koruyucusu olduğu gibi Silivrikapı’nın koruyucuları Elekli Dede ve 4. Murat zamanında yaşayan Silivrikapı burçlarının muhafızıdır. Kendisi Bağdat fethedildiğinde fethin gerçekleştiği kendisine malum olunca bu durumdan dolayı cezbeye gelip burçlardan düşerek vefat etmiştir. Kabri, kapıdan çıkınca hemen soldadır. Elekli Dede ise hiç konuşmayan ve sürekli elek yiyen bir insandı. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bildirdiğine göre. Elekli Dede’nin kabri ise kapıdan çıkınca hemen solda bulunmaktadır.

En önemli özelliklerden birisi de kapının iç tarafında sol üst köşede, fetih dönemindeki bir güllenin bulunmasıdır.
Ayrıca Silivrikapı’da, surlar arasında Bizans hipojesi (mezar odası) vardır.

HADİM İBRAHİM PAŞA CAMİİ

Silivrikapı’nın tam karşısındadır. İstanbul Fatih’teki Bali Paşa Camii’nin tekrarıdır. İnce işçilik yapının tüm ayrıntılarında kendini gösterir; mermer minberi, son cemaat yeri çinileri ve mukarnasları dönemlerinin en iyi örneklerindendir.

İki mezarlı vali

Yüzyıldan fazla bir süre geçtikten sonra yapılan bir çalışma ile isyancı Tepedelenli Ali Paşa’nın kellesinin gömüldüğü mezar ortaya çıkartıldı.

Tarihler 1820’yi gösterdiğinde Osmanlı İmparatorluğu, yıllarca bünyesinde barındırdığı azınlıkların milliyetçilik manevralarıyla zor günler geçiriyordu. Balkanlar’da Yunanlılar, Bulgarlar çeteler kurup Bab-ı Ali’nin askerlerine kurşun sıkıyordu. Şüphesiz sadece etnik unsurlar değildi Osmanlı’nın başını ağrıtanlar. Kendi valisi bile bazen emrindeki ordularla devlete başkaldırıp meydan okuyordu.

İşte bu tarihlerde Yanya Valisi iken merkezden gelen fermanı dinlemeyen Tepedelenli Ali Paşa da isyan bayrağını çekmişti. Şüphesiz bu hamle cevapsız kalmayacaktı.

HEM KAVUKLU HEM İSYANCI

Nitekim Mühürdar Halet Efendi tarafından hakkında çıkartılan idam fermanı ile Tepedelenli, Yanya Gölü üzerindeki Pandeleimon Manastırı’nda tek kurşunla öldürülür. Ancak bu ölüm kurtuluş olmaz Tepedelenli için; başı kesilerek İstanbul’a gönderilir. Kütahya’ya sürülen oğullarının kesik başları da İstanbul’a getirilir ve Silivrikapı dışındaki bir mezarlığa gömülür. Tarihte bir sır olarak kalan bu mezarlar, Zeytinburnu Belediyesi’nin yaptığı bir proje ile ortaya çıktı.

1822’de Tepedelenli’nin bedeni Yanya’da bırakılıp kesik başı ibret için İstanbul’a getirilip surlar dışında bir yere bırakılır. Ancak bir seveni hem Ali Paşa’nın hem de çocuklarının kesik başlarını ortada bırakmayarak Silivrikapı dışındaki bir mezarlığa gömer.

Osmanlı mezarlıkları üzerine en kapsamlı araştırmayı yapan Alman tarihçi Hans Peter Laqueur, kesik başın bulunduğu mezarın Silivrikapı dışında olduğunu belirtiyor. Tarihçileri heyecanlandıran yeni keşif bir yıl sürmüş. Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın’ın başlattığı mezarlıkları yeniden düzenleme projesi kapsamında, 3 bin 500 tarihî mezarın varlığı tespit edildi.

Balıklı Ayazması

Ayazmalar, Hristiyanlar tarafından şifa verdiğine inanılan ve kutsal sayılan su kaynaklarıdır.
Asıl adı, “Hayat Veren Kaynak” ya da “Yaşam Bağışlayan Kaynak” anlamına gelen Zoodokhos Peges olan ve Hz. Meryem’e ithaf olunan Balıklı Ayazması, İstanbul’un en meşhur ayazmasıdır. Silivrikapı dışında, Merkezefendi ve Silivrikapı mezarlıkları arasında, Kozlu-Ayazma yolu üzerindedir.

Balıklı, imparatorların bilhassa ilkbaharda istirahata gittikleri bir mesire yeri olmasının yanı sıra, ayazma da sağlık merkezi olarak kullanılmıştır. Ayazma, 5. yüzyılın ortalarında, yanında bulunan Panagia Pege / Balıklı Kilisesi gibi İmparator I. Leon döneminde (457-474) yapılmıştır. Şehrin dışında yer alan bu bölge, kilise ve ayazma yapıldıktan sonra önem kazanmıştır. Rivayete göre genç bir adam olan Leon, yaşlı bir köre rastlar. Kör ondan su ister. Leon bir ses işitir ve bu ses suyun yerini tarif edip ihtiyarın gözüne sürmesini emreder. Bunu yapınca adamın gözleri açılır. Ses Leon’a imparator olacağını da söylemiştir. Ve gerçekten imparator olup bu ayazmayı yaptırmıştır.

Bir diğer rivayette şöyledir: Fatih Sultan Mehmet’in kuşatması sırasında bir keşiş bu manastırda tavada balık kızartırken şehre girildiği haberi gelmiştir. Keşiş buna inanmamış ve “şu kızaran balıklar canlanmadıkça bu habere inanmam” demiş. Bunun üzerinde balıklar havuzdan çıkıp ayazmanın havuzuna atlamışlar.

Ayazma inşa edildikten sonra çeşitli dönemlerde defalarca onarılmış ve yenilenmiştir. İlk yenilenme çalışması, İmparator I. Iustinianos (527-565) döneminde olmuştur. İmparator 560 yılında, bir derdine derman olduğuna inandığı bu ayazmayı Ayasofya’dan arta kalan mimari malzeme ile yenilettiği gibi bir de şapel eklemiştir.

  1. yüzyıldan sonra havuzundaki balıklardan dolayı Müslümanlar burayı “Balıklı Ayazma” olarak isimlendirmiş ve o günden günümüze dek gerçek adı unutularak bu isimle anılmıştır.

Tüm bu bilgiler ışığında tarihi bir ziyaret söz konusu ancak dikkat çeken bir durum vardır ki; sur diplerinde boş bulunan her bir arazi bugün bostan olarak kullanılmaktadır.

BELGRADKAPI

Rivayetlere göre Belgradkapı, sadece içeriden surlara çıkmak üzere yapılan askeri kapılardan biriyken Osmanlı zamanında açılarak kamusal bir kapı haline gelmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad’ı fethinden sonra yanında getirdiği esnafı buraya yerleştirmiştir ve bu kapının ismi Belgrad’dan gelenlerin iskanı sonucu ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın bu bölgeye yerleştirdiği Sırplar için yapılan bir kilise de sur içinde mevcuttur. Mevlanakapı, Silivrikapı her ikisinde de manevi muhafızlar söz konusu iken bu kapıda manevi bir muhafızın olmayışı dikkat çekmektedir. Ancak bu kapı zaten İstanbul’un fethinden, hatta Belgrad’ın fethinden sonra açıldığı için böyle bir özellik söz konusu değildir.

 

YEDİKULEKAPI ve YUHÇU BABA

Belgradkapı’dan sonra gelen kapılarımızdandır. Genişlik olarak diğerlerinden biraz daha küçük bir kapıdır. Kapının iç tarafında çift başlı kabartma Bizans kartalı günümüze kadar gelmiştir. Kapının hemen çıkışında sağlı sollu yine yatırlar vardır. Soldaki yatır “Yuh Dede” ya da YUHÇU BABA olarak bilinmektedir. Bu zat, ölen kimsenin taşınan tabutunun arkasından gördüğünden kimilerine “Yuuuh” dermiş. Halk bir türlü anlam veremezken, gün gelip kendisi de vefat edince halk onun da defin işlemlerini yerine getirmek üzere vazifesini yaparken, halktan biri tabut giderken YUHHHH diye bağırmış… Yuh Dede tabuttan kalkıp halka hitaben; “Eğer dünyadayken Allah’ı tanıyamadıysam bana da yuh olsun” demiş ve yerine tekrar yatmış… Yani hedef, dünyada iken Allah ile birlikte olmak diyor Yuhçu Baba.

5 kuleden 7 kuleye: Yedikule, Bizans zamanında 5 kuleden ibaretken, fetihten sonra Osmanlı’nın içten kendisine ilave ettiği diğer küçük kale ve kulelerle buranın 7 kule olarak anılmasına sebep olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han ilk zamanlarda devlet hazinesini burada tutarken, daha sonraları devlet hazinesinin sultanın yanında durmasının daha iyi olacağını düşünerek hazineyi tekrar yanına aldırmıştır. Bu dönemden sonra kuleler, siyasi kimlikli kişilerin kapatıldığı hapishaneler olarak kullanılmaya başlamış ve hatta Fransız, Rus diplomatlar burada cezalandırılmıştır. Osmanlı Padişahlarımızdan Genç Osman da yeniçeriler tarafından bu kulelerden birinde idam edilmiştir. İdamın yapıldığı bu kulenin alt katında idam mahalli vardır. Kesilen baş zemindeki delikten aşağı atılır ve birkaç güne kadar denize kavuşurmuş.

Bugün kuleler içinde, zamanında muhafızlar için yapılmış caminin minare kalıntıları görülebilir. Daha sonraları burası amfitiyatro olarak da kullanılmak istenmiş ancak halk buna itibar etmemiştir, bugün onun kalıntıları da görülebilir.

NARLIKAPI

Yedikulekapı ile Samatyakapı arasında bulunan kapıdır. İsmini, o dönemdeki kapıya yakın olan nar ağaçlarından almıştır. Yedikule ile Narlıkapı arasındaki mesafe, mevcut sur kapıları arasındaki mesafenin en uzunlarındandır. Narlıkapı’ya gelmeden Ermeni kilisesi hemen göze çarpar. Sahil şeridi boyunca ara ara da olsa yıkılan surlar uzun bir mesafe devam eder. Ancak Marmara surlarının günümüzde kalıntılarının az olması demiryolu inşaatı sebebiyledir. Alman mühendisler Sultan Abdülaziz’e gelerek inşa edecekleri tren yolunun ucunun da Topkapı Sarayı’nın bahçesinden, yani sultanın evinden geçmesi gerektiğini söylediklerinde Sultan; ”Sırtımdan geçirseniz razıyım” demiştir. Böylece bu bölgedeki surlar sekiz ayrı yerinden yıktırılarak raylar buralardan geçirilmiştir.

SAMATYAKAPI

Samatyakapı, kara surlarının üzerindeki kapılardan bir diğeridir. Tam bir kapı görmeniz mümkün değildir ancak Samatyakapı’nın tren yolunun altındaki geçitin civarında olduğu düşünülmektedir.

Samatya, İstanbul’un semtlerinden birisidir. Tarihi verilere göre Samatya “İstanbul’dan da daha eski bir yerleşim birimidir. Rivayete göre efsanevi Byzas, körlerin şehri (Kadıköy) karşısında burada yeni bir şehir kurmak üzere buraya geldiğinde Samatya’da bir köy varmış. Bu köy ancak Teodosios’un bugünkü kara surlarını yaptırdığı zaman İstanbul’un içine katılmış. Ancak bugün bu köyden bir kalıntı yoktur. Samatya’da pek çok kilise mevcut. Bu bölgenin nüfus çoğunluğunu Rum ve Ermeniler oluşturuyormuş. 4. ve 5. yüzyıldan kalma bir kilise temeli kalıntısı üzerine bir başka kilise sonradan inşa edilmiş ve burası iki kilise üst üste olarak bilinmektedir.

Kasap İlyas Bey Camii: Samatya’da Kasap İlyas Camii vardır. Bu caminin özelliği kubbesinin ahşaptan ve bir bütün olmasıdır. Samatya caddesi üzerinde bu camiden daha önce yol üzerinde Bayezid-i Cedid Camii’ni görebilirsiniz. Rivayete göre bu civarda Etyemez ismi ile tanınmış bir tekke de vardır ancak hiçbir kalıntısı yoktur günümüzde. Caddeyi sona doğru devam ettiğinizde sağda küçük ama güzel bir cami daha görürsünüz, burasının ismi Şah u Geda’dır. Şâh-u Gedâ Mescidi (Zengin – Fakir): Kanuni dönemi şairlerinden Yahya Bey’in, mescidin banisi Mehmed Şah hakkında yazdığı Şah u Geda manzumesinden dolayı bu isimle anılmıştır. Yapım tarihi hakkında net bir bilgi yoktur, ancak 16.yy’da yapılmış olduğu sanılmaktadır. Duvarları kesme taş ve tuğladan olan bu fevkani caminin son cemaat yeri ise ahşaptandı.

YENİKAPI

Yenikapı, Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı döneminde de surların dışarısında kalan bir alanda bulunuyordu. Surların semte açılan kapısı eskiden bilinmediği ve sonradan keşfedildiği için bu adla anılır olmuştur.

Bir rivayete göre; Padişah 4. Murat tebdil-i kıyafetle halk arasındayken, müneccimliği nam salmış bir zata yaklaşır ve onunla konuşmaya başlar, halkın ona itibar ettiğinden bahseder ve kendisinin padişah olduğunu söyledikten sonra “Yarın İstanbul dışına hangi kapıdan çıkacağım söyle bakalım o zaman” der. Müneccim kapının ismini kağıda yazar ve sultana teslim eder. Sultan ertesi sabah kamunun kullanmadığı ama o günden sonra kullanılacak bir kapıyı kullanıp dışarı çıkar ve kağıda bakar. Kağıtta “Yenikapınız hayırlı olsun Sultanım” yazmaktadır. Bugünden sonra burası bu isimle anılmaktadır.

Yenikapı denen sur kapısı bugünkü “Yenikapı İstasyonu” civarındadır. Bizans döneminde, bugünkü Yenikapı’nın bulunduğu yörenin liman bölgesi olduğu sanılmaktadır. İstanbul’un Marmara’daki eski limanı olarak kabul gören, yeri tartışmalı olmakla birlikte “Eleutherius Limanı” ya da “Eleutherius Mahallesi’nin Limanı” denilen liman, İstanbul üzerine araştırmaları ile bilinen Batılı tarihçi Janin’e ve genel kabule göre bu bölgede bulunmaktaydı.

Bu bölgede limanlar, Bizans döneminde Mısır’dan gelen buğdayın boşaltıldığı ve çevrede bulunan ambarlara depolandığı yerlerdi. Yine adı kaynaklarda ilk defa 14. yüzyılda geçen “Hebptaskalon Limanı”nın günümüzün Yenikapısı’nın doğu kesiminde bulunduğu sanılıyor. Büyük olasılıkla buradaki limanın batı bölümleri dolunca yeni liman Kumkapı yönünde, Yenikapı’da inşa edilmişti.

Langa: O zamanlar “Vlanga”, “Ulanka” veya “Langa” adları ile anılan semt, Antik Theodosius Limanı’na dökülen Bayrampaşa Deresi’nin getirdiği alüvyonlar ile dolunca bölge, bu verimli topraklarından dolayı şehrin sebze ihtiyacını karşılayan belli başlı sebze bahçelerinden (bostanlarından) birisi haline geldi.

Bugün tamamen dolmuş bulunan liman, 4. yüzyıldan itibaren önemli bir liman olarak kabul edilmeye başlandı. Tarihçiler, kaynaklarda bu limanın daha çok Mısır’dan gemiler ile gelen buğdayın boşaltılası için kullanıldığını ve Langa’da buğday ambarları bulunduğunu belirtmişlerdir. Semtin ismi olan Langa’nın kökü olan “Vlanga” Yunanca’da “dışarısı” anlamına gelir. Buradan da anlıyoruz ki Langa, Bizans surları içerisinde yer alan bir yer değildi. Vlanga isminin 12. yüzyıldan itibiren kullanılmaya başlandığı düşünülür ise semtin bu tarihten itibaren yerleşilmiş bir yerdi. Bu cadde üzerinde küçük ama güzel bir de mescid vardır.

KUMKAPI

Kumkapı, 8.5 km uzunluğundaki Marmara surlarının devamındandır. Sur kapısından günümüze hiçbir eser kalmamıştır. Surun ve çevresinin en çok istila edildiği bu bölgedir desek yanlış demeyiz. Çünkü sur, evlerin arasında kaybolmuş durumda ya da hiçbir eser yok kendisinden. Kumkapı halkının pek çoğunun Rum ve Ermeni olduğu bir kesimden oluşmaktadır. Halkının pek çoğunun Rum ve Ermeni olması, Fatih Sultan Mehmet’ün fetihten sonra İstanbul’un başkent olmasını istemesi neticesinde İstanbul’a getirilen gayrimüslimlerin Galata ve Kumkapı civarında o zamanda toplanmasından kaynaklanmaktadır. Hatta ilmi siyaset neticesidir ki Fatih Sultan Mehmet Ermenilere ruhani görevlerini yapmaları yolunda izin vermiştir ve bu durum Rum Ortodoks patriğiyle İstanbul Ermeni Gregoryan Patriğini dengede tutmaya yardımcı olmuştur.

ÇATLADIKAPI ve KÜÇÜK AYASOFYA KAPISI

Marmara surlarının bitimine gelirken Çatladıkapı’ya gelmeden hemen önce Şehsuvar Bey Alt Geçidi ve bu geçitten geçer geçmez bir cami görürsünüz. Geçit ismini camiden almıştır. Biraz daha ilerleyince bugün İ.B.B.’nin İSMEK olarak bilinen Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi binasını görürsünüz ki bu binanın hemen yanında içeride küçük bir kapı daha vardır, bu kapının ismi Küçük Ayasofya Kapısı’dır. Çok fazla ilerlemeden Çatladıkapı’ya gelirsiniz. Bu kapıdan, Bizans döneminde günümüzde sadece birkaç süslü duvarının parça kalıntıları sur üzerinde bulunan Bizans İmparatorluk Sarayı’ndan günümüze gelen tek kalıntıdır. Bu bize gösteriyor ki zamanında Çatladıkapı’dan bu Bizans sarayına girilebiliyordu. Hemen ileride sarayın limanı vardı ki imparator bu kapıdan çıkıp saltanat kayığına binerek şehir gezisini gerçekleştiriyordu. Bir depremde çöktükten sonra kapıya Türkler tarafından Çatladıkapı ismiyle anılmaya başlandı. Bir başka rivayete göre de bu kapı yakınında “Çatladı Kasım” adlı birinin yaşadığı ve bu ismin Çatladıkapı olarak değiştiği söylenir.

Ayrıca burada “faros” (fener) diye anılan bir sur burcu vardı. Bizans’ın kalelerden kalelere ateş ve dumanla verilen tehlike sinyalleri son menzili burasıydı. Çatladıkapı’dan yukarı doğru çıkılıp sağa dönülürse yeni restore edilen, şu anda etrafının ihya edilmesi ile uğraşılan Küçük Ayasofya’yı görebilirsiniz.

AHIRKAPI (Dede efendi ve Akbıyık Mescidi)

Burası Marmara surlarının en sağlam kalan kısmıdır. Topkapı Sarayı’nın ahırlarının bu çevrede bulunmasından dolayı bu isimle anılır. Ayrıca Bizans sarayının ahırlarının da burada olduğu bilinmektedir. Meşhur Ahırkapı feneri, kapıdan çıkınca hemen sağ tarafta sahildedir. Bir deniz kazasından sonra 3. Osman zamanında yaptırılmıştı bu fener.

Ahırkapı’dan girip de yukarıya ve sağa doğru yürüdüğünüzde yol sizi Akbıyık Mescidi’ne ve tam onun karşısındaki Dede Efendi (Hamamizade İsmail Dede Efendi) müze ve kültür evine götürür. Hamamizade Dede Efendi, sarayın musiki üstadlarından, bestekardır. Yeni beş ayrı makam kazandırmıştır musikimize. Babası geçimini hamam işletmeciliğiyle sağladığı için, Hammâmîzade adıyla tanınmıştır. Kabri Mekke’dedir. Sebebi ise Donizetti Paşa’nın sarayı Muzika-yı Hümayun’u getirmesi ve kendisinin buna çok kırılıp İstanbul dışına çıkmasıdır. Bu kırgınlıkla Hacca gitmiş ve orada vefat etmiştir.

Akbıyık Mescidi’nin de bir özelliği var ki; bu mescit sur içerisinde yapılmış olan ilk mescittir ve diğer yapılan camilerin kıbleleri burası rehber alınarak ayarlanmıştır. (Taa ki Beyazıt Camii yapılana kadar. Beyazıt Camii yapılırken kıbleyi belirlemekte zorlanan görevliye Sultan “Sağ ayağıma bas” demiştir. Görevli ayağına basar basmaz Kabe’yi karşısında görür ve kıbleyi tayin eder.) Akbıyık alt geçidinden yukarı devam edince meydana yaklaşıyorsunuz ve tam sağda İshak Paşa Camii, tam karşısında da hamam olduğu düşünülen metruk bir yapı vardır. Caminin yanından aşağı doğru devam ederseniz –ki burası Cankurtaran oluyor– alt geçide yaklaşmadan ileride sağda çıkmaz bir sokak içinde, yer seviyesinden aşağıda ama korunmuş ve etrafı gayet düzenli bir yatıra rastlıyorsunuz. Geldiğimiz çıkmaz sokaktan tekrar geri çıkıp Cankurtaran alt geçidine doğru devam edince sol tarafta Cevrikalfa İlköğretim Okulu’nu görüyorsunuz. Ancak acı bir gerçektir ve hiç de hoş karşılanmayacak bir durumdur ki bu okulun cephesindeki tarihi çeşme kitabesi kazıtılmıştır. Tarihi mirasımıza sahip çıkmamız gerekliliğini ne zamana kadar daha anlamamakta ısrarcı olacağız bilinmez ama Dünya Kiliseler Birliği’nin 5 Ayasofya için ve kiliseden dönme camiler için verdiği mücadele, bizi Japonların tuttukları balıkların taze kalmaları için havuza köpek balığı koymaları gibi uyanık tutacak nitelikte bir hareket olur da bu mirasımızı kimselere kaptırmayız.

FENER – CANKURTARAN – TOPKAPISI

Bugün gezdiğimiz bölge hayli ilginç bir yapıya sahip. Ahırkapı’dan sonra yolumuz Balıkhane Kapısı denen yere geliyor ancak bu kapı, Bizans’taki adı bilinmeyen ve Osmanlı’dan kaldığı sanılan bir kapıdır. Yol üzerinde taşlarla örülmüş kapıları burada daha çok görebiliyoruz. Hatırlarsanız zaten Ahırkapı surların en sağlam kalabildiği bölgeydi, burası da oraya en yakın kısımdır. Yolumuz üzerinde Bizans döneminin Mangana Sarayı’nın Kapısı (artık kapalı bir kapı), Aya Yorgi Kapısı (adını Bizans’ın azizlerinden Ayios Yeoryios’ten alan eski bir kapı), Demirkapı (Osmanlı döneminde açılan bir kapı), Değirmen Kapısı (yine Osmanlı döneminde açılmış bir kapı ve büyük olasılıkla değirmene açılan kapı) ve Top Kapısı (Topkapı Sarayı’nı korumak için yerleştirilen toplardan adını alan kapı. Bizans döneminde ahşap kapı üzerinde top resmi olduğundan onlar da Topkapısı diyorlardı) bulunmaktadır. Topkapı Sarayı bahçe kapısı diye düşündüğümüz yerde Turgut Reis’in bir heykeli var. Bu servis kapısından içeri girince turistik olarak gezinti yaptıran faytonlara rastlıyorsunuz. Şaşırtıcı ve gerçek olan bu olay surun hemen arkasında oluyor. Biraz ilerleyince Sultan Abdülaziz’in “Sırtımdan geçirseniz razıyım” dediği rayların otlarla büründüğünü ve görmekte güçlük çektiğimizi de söylemeden geçemeyeceğiz. Bu kapıdan sonra sıkça örülmüş olan ve birbirinden farklı ama hepsi servis kapısı olan küçük kapılar görüyoruz. Yolumuz Fenerkapı’ya kadar geliyor. Cankurtaran otobüs durağının hemen arkasında Ahırkapı sis ve düdük feneri binasının giriş kapısını görüyoruz.

TOPKAPI (Neden badana ettirilmişti??)

1.GÜN

Topkapı, İstanbul’un fethinin gerçekleştirildiği kapıdır. Buradan fethin gerçekleştirilmesinde en önemli unsur, surların burada bir hayli alçalıyor olmasıdır. Bizans’ta bu kapının ismi (Ayos Romanos’du). Topkapı surları şöyle bir bakınca bugünün İstanbul’unu yeni ve eski olmak üzere ikiye ayırıyor. Surlar ilk kez Konstantinus tarafından yapılıyor, daha sonra zamanla genişleyen şehir, Anthemius’un babası Theodosius tarafından genişletilmek üzere surlar yıktırılıp yeniden yaptırılıyor. Ancak bir depremde büyük bir bölümü hasar görüyor ve onarılıyor. Surların Osmanlı’da ilk kez doğal olarak Fatih döneminde ihya edilmeye çalışıldığı görülüyor. Daha sonra 1. Bayezid ve 4. Murad zamanında ihya edilmeye çalışılıyor ki 4. Murad zamanında Boynueğri Mehmet Paşa, Limni ve Bozcaada’nın Avrupalılar (Venedikliler) tarafından zaptı üzerine, düşman donanmasının ani bir baskın yapma ihtimaline karşı bir tedbir olarak, şehre yeni ve azametli bir manzara vermek için surları badana ettirmiştir.

Topkapı içindeki eserlere bakacak olursak, önemli olarak Aya Nikola ve Surp Nigoğayos isimli iki kilise göze çarpar. Osmanlı’nın eserlerinden ise Bayezid Ağa Camii, Gazi Ahmet Paşa Camii, Kürkçübaşı Camii ve İETT garajı içindeki kiliseden dönme Mustafa Çavuş Camii’dir.

Bu camilerden Kürkçübaşı ve Kara Ahmetpaşa Camileri, güneş saatinin olması özelliğiyle diğerlerinden ayrılıyor. Eserler bununla da kalmıyor. Topkapı’dan içeri girince hemen solunuzda yaklaşık elli metre sonra Gazi Ahmet Paşa’nın yaptırdığı ve zamanında Sıbyan Mektebi olarak kullanılan, günümüzde Ahilik Vakfı’nın bulunduğu yeri görürsünüz. Hemen yanında da Gazi Ahmet Paşa Medresesi vardır, zaten bunlar peşi sıra bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde burada daha çok ticaret işi faaldi. Çok fazla iskan olmuyor ama olan iskan da Bektaşi ve Mevleviler tarafından gerçekleştiriliyor ve günümüzde de çok fazla yerleşim biriminin olmasından ziyade işletme ve işyeri binaları kaplamıştır Topkapı’yı.

FATİH SULTAN MEHMET’İN İLK NAMAZ KILDIĞI YER VE CAMİİ

2.GÜN
Topkapı’nın büyüklüğünden ilk gün bahsetmiştik. Surlar da büyüklüğe nazaran bir hayli uzunlar ama Fatih Sultan Mehmet’in vasiyetinden hatırlayacaksınız; surların aşılamaz olmadığını, bizden sonra gelenler de ibretle izlesinler ve kabullensinler diye ihya ettirmemiştir. Ancak korunmasını emretmiştir. Fakat biz ecdadın bu hassasiyetine çok riayet edememişiz. Sur dibine yapılan barakalar, evinin dört duvarından birini surdan alanlar… Hangi birini isterseniz onu yapmışız. Surların taşlarıyla yaptıkları evin bahçe duvarını örenleri bile görebilirsiniz eğer dikkatli bir şekilde bakarsanız. Topkapı Fatma Sultan Mahallesi’nde evlerin büyük bir kısmının bu şekilde inşa edildiğini görebilirsiniz. Surun arkasında, Topkapı Eresin Oteli’nin arkasında Fukara Perver Cemiyeti binası vardır.

Yola devam ederseniz daha içeride küçük ama güzel bir cami dikkati çeker. Harbi Mescidi olarak bilinen bu cami, Fatih Sultan Mehmet’in şatırı Kıllı Yusuf Ağa tarafından yaptırılmıştır. Peki neden burada yapılmış diye merak ederseniz; fetih günü Fatih Sultan Mehmet surlardan içeri girince ilk namaz kıldığı yerdir ve daha sonrasında da bir vakit namazı için buraya gelmiştir padişah.

Yine tabii ki kiliseleri görüyoruz Topkapı’da. Biri Ermeni kilisesi, diğeri isimsiz olan iki kiliseyi gördükten sonra yolumuz Fatma Sultan Camii’ne geliyor. Kendisi küçük, bahçesi geniş ve güzel olan bu cami ile gezimizi bitiriyoruz.

Takkeci İbrahim Ağa Camii

3.GÜN
Topkapı o kadar büyük bir bölüm ki, bir kısmı Fatih’e bir kısmı Zeytinburnu’na bağlıyken üç gündür gezmek sanırım şaşırtıcı değildir. Topkapı’ya ayırdığımız son günde Topkapı Açık Hava Parkı yapılacak mekanı geziyoruz. Tabii bu arada sur kalıntılarını da görebiliyoruz zaman zaman. Bu meydanda Takkeci İbrahim Ağa Camii vardır. Sadece yaptığı takkeleri satarak geçimini sağlayan ve bu geliriyle cami yaptırdığı rivayet edilmiştir İbrahim Ağa’nın.

Tramvay yoluyla ortadan ikiye ayrılan bu meydanın Fatih semtine yakın olan kısmı üzerinde İlyaszade Camii vardır. Merkez Efendi’ye komşu olan bölümde ise Mimar Asım Yıldız Camisi vardır. Bu caminin hemen arkasında müze olacağı söylenen ve dış duvarlarına İstanbul’un fethini tasvir eden resimlerin çizildiği yeni bir bina görürsünüz. Bu yerde Topkapı Sarayı’nda sergilenme imkanı olmayan bazı eserlerin gün yüzüne çıkarılacağı rivayeti vardır.

EDİRNEKAPI

Bizans’ın Andrinopolis dediği bu kapı, Osmanlı’da manası değişmeden Edirnekapı olarak isimlendirilmiştir. Edirne’ye giden yol buradan başladığı için bu ismi almıştır. Hatırlarsanız Silivrikapı da bu özelliğiyle o ismi almıştı.

Bu kapı Osmanlı padişahları tarafından çok kullanılmıştır.. Edirnekapı’yı Topkapı’dan ayıran sınır aslında bugünkü Vatan Caddesi’nin olduğu yerden başlar desek yanılmış olmayız herhalde. Yani Vatan Caddesi’ne yönünüz Aksaray’a olacak şekilde çıkarsanız solunuz Edirnekapı, sağınız Topkapı tarafıdır. Şimdi biz soldan devam edelim. Hemen yolun başında ileride solda bir türbe göze çarpar; Abdurrahman Paşa Türbesi. Ashab-ı kiram’dan olduğu bilgisi var türbe üzerinde, ancak kuvvetle muhtemel ki bu zat “ni’mel ceyş”ten. Ama bizim halkımız atfedilen değerin fazlalığını göstermek istercesine belki de ashab-ı kiramdan demeyi daha güzel buluyor. Bu türbeyi geçince hemen ileride surda bir kapı görürsünüz, biz bu kapının adını Abdurrahman Paşa Kapısı olarak koyduk. Oldukça ihtişamlı ve diğer gördüğümüz kapılardan hayli yüksek bir mimari yapısı var bu kapının. Her iki tarafında simetrik olarak kuleler mevcut.
SULUKULE ve BAZI İŞARETLER (Lale-Kılıç ve Kaz)

Yolumuz sur dibinden devam ediyor. Şimdi bulunduğumuz bölge Sulukule. İsmini burada sakalarla yapılan su savaşlarından aldığı rivayet edilir. Lykos nehrinin buradan İstanbul’a girdiği ve zamanla kuruduğu bildirilmiştir. Hatta bu kapı, Bizans döneminde askeri amaçlı kullanılan kapılardan Pempton’dur.

Kapılar bununla bitmiyor tabii ki. Daha ileride, surun bittiğini düşündüğünüz bölümde bir servis kapısı daha göze çarpar ki bu, şu ana kadar en ilginç kapılardandır. Kapı üzerinde dış tarafta bir kitabe ve iç tarafta remizler vardır. Bu remizlerden seçilebilir olanlarının lale, kılıç ve ördek olduğu anlaşılıyor; çok dikkatli bakan bir göz tarafından.

EDİRNEKAPI
Edirnekapı’da Bizans’tan kalma iki adet kilise vardır: birisi Ayos Yeoryios, diğeri Ayos Dimitrios Sarmaşık Kilise. Latin işgali sırasında bir hayaletin burayı etkilediği ve işgal sonrasında halkın bunu unutmamak için bu durumun anısına kiliseyi yaptığı söylenir. Burası Rum Ortodoks Kilisesi’dir.

Karagümrük: Osmanlı mimari eserlerinden, Mimar Sinan’ın emeklerinden olan Mihrimah Sultan Camii, denizden yüksekliği 76 metre olan İstanbul’un meşhur yedi tepesinden biri olan Edirnekapı semtini süsler. Edirnekapı, Osmanlı döneminde büyük öneme sahip semtlerdendir. Burada, bugün de Karagümrük ismiyle bilinen ve o zamanın karadan yapılan ticarette gümrük vazifesini gören bölgedir. İsmi buradan kalmadır. Şimdiki stadın olduğu bölümde o zamanlarda bostan olarak kullanılırmış. Edirnekapı stratejik öneme de sahip aynı zamanda. Ordunun bir kısmı Edirnekapı’dan çıkarken, bir kısmı da diğer bölgeden yola çıkarmış ama nereye sefer düzenleneceği ancak Gebze’yi geçince anlaşılırmış. Edirnekapı’nın özellikleri yazmakla bitmiyor ama Fahri ağabeyimizin anlattığına göre Padişahın cülus merasimi Eyüp Sultan Camii’nde gerçekleşir ve padişah şehre bu kapıdan girermiş. Tebrikleri iki otağ kurdurarak kabul edermiş. Otağın birisi sur içinde Müslümanlardan gelen tebrikler için, diğeri de sur dışında gayrimüslimlerden gelen tebrikler için hazırlanırmış.

EĞRİKAPI ve TEKFUR SARAYI
Bizans’taki ismi Kaligaria’dır. Son imparator Konstantinus ölmeden önce en son bu bölgede görülmüştür. Bizans’ta burası ayakkabıcı esnafının bulunduğu bölge olarak bilinmektedir. Eğrikapı denmesinin sebebi mimari olarak bir eğrilikten dolayı değil, surun düz bütünlüğünün Eğrikapı’ya gelince keskin bir dirsekle bitmesidir. Bunun sebebi de belki kapının hemen çıkışında sağda bulunan sahabe mezarıdır. Bu arada sahabe mezarı demişken, Eğrikapı’nın etrafında çokça sahabe kabri mevcut. Bu sahabe kabirlerinin keşfi Sultan II. Mahmut döneminde gerçekleşmiş. Neden mi dersiniz? Muhtemelen o dönemde padişahın batıya olan merakı, halkın kendi içinde bir koruma olarak bunları keşfetmesini sağlamıştır.

Eğrikapı ve İvaz Efendi Camii: Eğrikapı civarında meşhur kaşıkçı elmasının bulunduğu da rivayetler arasında. Edirnekapı ile Eğrikapı arasında meşhur Bizans saraylarından Tekfur Sarayı vardır. Osmanlı döneminde saray, şişehane olarak bilinirmiş; bir dönem yani şişe üretimi gerçekleştirilmiş. Bir dönem de hiç hoş olmayan bir özellikle anılmış; tıpkı bugünün Karaköy’ünün nahoş özelliği ile. Tekfur Sarayı’nın biraz altında Adileşah Kadın Camii vardır. Bu hizada daha aşağıda Anemas Zindanları karşılar sizi. Anemas zindanlarının en meşhur bir hikayesi de şöyledir: İstanbul’un fethi için zamanında Bizans’a gelen bir Arap komutan imparatorun kızına aşık olur ve bu duyulur. Komutan, imparator tarafından bu zindana kapatılır. Bugün bir kısmının gezilebildiği Anemas zindanlarının hemen üzerinde İvaz Efendi Camii’ni de gezebilirsiniz aynı zamanda.

Eğrikapı’dan içeri girip şöyle aşağı doğru devam ederseniz Hz. Şabe (r.a)’ın kabrine gelirsiniz. Onun hemen yanında, mezar taşı otlardan görünmeyen, üzerinde Fatih’in avcıbaşısı Mehmet Bey yazan bir mezar görürsünüz.

Eğrikapı’da gezerken sokak aralarında, belki de göze çarpmayan ama tarihi verilerle de sabit olan bir sinagogun kapısını görürsünüz. Osmanlı döneminde burada yaşayan küçük bir topluluk oluşturan Yahudiler tarafından kullanılmış bir sinagog. Bugün buranın sadece kapısı ayakta kalabilmiştir.

CİBALİKAPI
Cibali Kapı’nın hikayesi de diğer kapılarımız gibi ilginç ve bir o kadar güzel. Ama bu kapıya gelene kadar Eğrikapı’dan itibaren arada örülen ve kullanılmayan ya da harap olan kapıları yine görüyoruz. Ancak üzücü bir görüntüdür ki Haliç kıyısındaki bu surların üzerine, daha doğrusu sur kalıntıları üzerine ev yapıldığını görürsünüz. Sahil yolunda devam ederken yol üzerinde karşımıza çıkan ilk kapı -aslında burada kapı kalıntısı yok sadece bir yol- dan içeri giriyorsunuz. Bu bulunduğunuz cadde VODİNA caddesi, kapı da bu isimle anılıyor: Vodina Kapısı. Bu bölgede Yahudilerin yaşadığı rivayet olunuyor. Tekrar sahil yolundan devam ederseniz Patrikhane kapısına gelirsiniz. Tabi ki kapı, yol seviyesi yükseldiği için bir hayli kapanmış ve yer altında gibi görünüyor. Yolumuz Haliç caddesine kadar geliyor, buraya da Haliç caddesi kapısı diyoruz. Bu yoldan içeri girerseniz solda Mimar Sinan’ın yaptığı, şimdi metruk olan hamamı görürsünüz.

GÜL CAMİİ
Daha ileriden sağa girerseniz Gül Camii çıkar karşınıza. Burası fetihten sonra kiliseden camiye çevrilmiştir.

ABDURRAHMANAĞA KAPISI
Unkapanı’na doğru yolu devam edince Fatih’in sekbanbaşısı Abdurrahman Ağa’nın türbesine geliyoruz. Türbenin hemen yanında Sultan II. Mahmut döneminde yeniçeri karakolu olarak kullanılan binayı görüyoruz. Türbe buradaki kapının hemen bitişiğinde, bu nedenle bu kapıya da Abdurrahman Ağa Kapısı diyoruz. Değişik bir özelliği var bu kapının. Sonradan ve uydurma da olsa üzerine ahşap bir kapı takılmış. Bu sur kapının üzerinde kılıç ve kaz simgeleri var. Haraççıbaşı sokağından ilerleyince sağda Sirkecibaşı Şeyh İsmail Efendi türbesi vardır.

AYAKAPI – YENİ AYAKAPI
Cibali Kapı’ya gelmeden iki kapı daha var. Bunlar da Bizans döneminde Ayakapı olan ve sonradan bizim açtığımız Yeni Ayakapı isminde iki kapıdır. Ve en nihayetinde Cibali Kapı’ya geliyor yolumuz. Başta dediğimiz gibi bu kapının rivayet edilen ilginç birden çok hikayesi var. İşte en çok itibar edilen ve anlatılanı: Cibali, Cebe Ali’nin değişmiş hali. Cebe, atın üzerine atılan örtü demektir. Ali Bey ata sadece bu örtüyü koyarak bindiği için bu ismi almıştır. Cebe Ali Bey’in 1441’de Bursa’da subaşı olduğu bilinmektedir. Rumeli’de sancakbeyi iken 1444’te Vezir Halil Paşa tarafından Bursa’ya gönderilerek hükümdarlıktan çekilmiş bulunan II. Murad’a tahta dönmesini bildirmekle görevlendirilmişti. Varna Savaşı (1444) sırasında Bursa muhafızlığı yaptı. İstanbul kuşatmasına da il sipahileriyle Bursa beyi olarak katıldı. Kuşatma boyunca, Zağanos Paşa’nın sorumluluğundaki kara surları-Haliç surları bölgesinde görev aldı. Notharas’ın, Kardinal İsodor’un ve Venedikli Krevisanos’un savundukları bu kesimde önemli saldırılarda bulundu. Ancak Cebe Ali Bey’in Ayvansaray hücumları, fetih günü (29 Mayıs 1453) G. Trevisano’nun tutsak düşmesine değin sonuçsuz kaldı. Bir söylentiye göre Porta Putea ya da Porta İspigas’ı (Cibali Kapısı) ele geçirerek içeriye girdi. Buraya sonradan adı verilerek “Cebe Ali”, “Cibali” dendi. Kapıdan dışarı çıkınca hemen solda meşhur Cibali Karakolu var. Karakol binasının içinde de bir kabir var ki bu da Cebe Ali Bey’e ait.

Kapıdan içeri girip yukarı doğru çıkınca Seferikoz Camii’ni görürüz. Burası 1495 yılında Seferikoz Mehmet Efendi tarafından Bizans sarnıcı üzerine inşa ettirilmiş bir cami olma özelliğini taşıyor.

UNKAPANI KAPISI – BAHÇEKAPI
Unkapanı köprünün başladığı, bugün hiçbir kalıntının olmadığı ve trafiğin hayli yoğun olduğu bu bölgede Bizans döneminde bir kapı vardı ki üzerinde horoz resmi olduğu için ismi Horozlu Kapı’ydı. Osmanlı döneminde Haliç’ten gelen arpa, buğday buradan alınır ve toplanıp un halinde Üsküdar’dan Karadeniz boğazına kadar civar yerlerdeki değirmen ve fırınlara un dağıtılırmış. Bu bölgede büyük miktarda un bulunması sebebiyle buraya Unkapanı denmiştir.
Ekmek ustaları genelde Ermenilerden olurmuş. Unkapanı’ndan Sirkeci’ye doğru giderken gördüğünüz camilerin ismi bir meslekle alakalı olabilmektedir, Kepenekçi Sinan Efendi Camii gibi. Bu bölgede belli bir meslek grubu yoğunlaşmıştır. Kantarcılar, uncular, kepenekçiler, vb… Sur kalıntıları gördüğünüz gibi meşhur değirmenlerden birinin büyük bir kısmını, birinin de neredeyse yıkıntısını görürsünüz Softa Halil Camii’nin yanında.
Bu değirmenlerden birisinin karşısında, arşivlerdeki bilgilerimize göre bir cami vardır ama günümüzde bunu göremeyiz, bir kalıntısı yoktur. Bu caminin özelliği İstanbul’da halktan birine ait olmasıdır. Acaba biliniyor mu? İstanbul’un ilk camii halktan birine, Edirne’de de bir camii olan Atar Halil Ağa’ya aittir. Birisi el’an Unkapanı değirmeni karşısında duruyor, dar yerde yapılmış basit bir bina; biri de Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camii yerindeydi. Rüstem Paşa tarafından istibdal edilerek yerine Yenibahçe’ye tekrar yapıldı. Fakat İstanbul’un sözde imarına uyularak 30 sene evvel yıktırıldı.

İçeride sur kalıntılarını görebilirsiniz. Yeni Camii’ye kadar gelince surun burada bir parçasını daha görürsünüz; cami duvarıyla bitişiktir neredeyse. Daha içeride Haliç’e Bizans döneminde gerilen halatın bir ucunun bağlandığı burç vardır. Bu burç bugün Doğubank İşhanı ile Hacı Bekir lokumcusunun bulunduğu cadde arasında bir yerlerde, muhtemelen Vakıf Han’ın bulunduğu Neorion Kapısı’nın yerindeydi. Buraya Osmanlılar devrinde Cıfıt Kapısı yahut Bahçe Kapı denilmiştir. Bahçekapı denmesi Topkapı Sarayı’nın bahçesine açılıyor olmasındandır. Bulunduğumuz yer Eminönü ilçesine aittir. Eminönü’nün de bir hikayesi var elbet. Tıpkı Karagümrük’te olduğu gibi burada da bir gümrük emini vardır. Ve burası gümrük emininin hemen önünde olduğu için Eminönü ismini almıştır.

ADI OLAN AMA KAYBOLAN KAPILAR

Bukoleon Sarayı Kapısı: Bizans sarayına açılan kapı.
Eugenios Kapısı ya da Kentenarios Kapısı: Ne kapı kalmış ne menteşe!
Uğrakkapı: Osmanlı döneminde açılan bir kapı.
Yalı Köşkü Kapısı: Fatih Sultan Mehmet’in açtırdığı ve bir zamanlar kıyıdaki yalıya gidilen kapı.
Davutpaşa Kapısı: Küçük Langa bostanının olduğu yerde bulunan kapıdır.
Balıkpazarı Kapısı: Yanında ve karşısında pek çok balıkçı dükkanı olduğu için bu ismi almıştır.
Zindan Kapısı: Bu kapının iç kısmında, kapının sol tarafında, sura bitişik ve ayrı bölümleri olan çeşitli milletlerden erkek ve kadın suçluların veya borçluların kapatıldığı hapishane vardır.
Odun Kapısı: Bu kapının eşiği yekpare somaki cinsinde aşınmaz bir taştır. Vaktiyle hırsızlar, eşkıyalar ve diğer suçlular burada çengele vurulurlardı.

SONUÇ VE ÖNERİLER
Kıymetli İstanbul severler, yukarıda yazılanlar arasında belki unuttuğumuz veya sehven atladığımız bazı bilgiler olabilir. Bizim gayemiz siz dostlarımıza İstanbul’u sevdirmek, İstanbul’un kaybolan tarihine bir nebze olsun destek olmanızı sağlamaktı. Yoksa işimiz yeniden tarih yazmak değil. Sadece bu eserlere sahip çıkalım, bize kadar gelmiş olan eserleri bozmadan bizden sonra gelenlere aktaralım…

Ve işte önerilerimiz:
 Kapı içlerinin ve dışlarının, kısaca sur diplerinin acil olarak temizlenmesi
 Zeytinburnu-Fatih-Eminönü Belediyesi’nin sınırlarında bulunan KAPILARIN ÜZERİNE ne kapısı olduğu ve kısa tarihinin yazdığı bilgilendirici levhaların asılması.
 Güçlendirilmiş surlar üzerinde akülü tren ile sur üzerinde gezinti
 İlköğretimlere yönelik bilgilendirici gezilerin düzenlenmesi
 Bostanların kaldırılıp o bölgelerin eski dönemde kullanılan aletlerin de sergilendiği müzeler haline getirilmesi.