Bir hikaye bir sır

İnsan “âlemin küçültülmüş halidir”

 

Fahri Sarrafoğlu/

Topkapı’da bir cami var. Bu camiyi birçoğumuz biliriz. Hele hele İstanbul-Trakya otogarını hatırlayanlar bu camiyi de mutlaka görmüşlerdir. Aslında bu caminin hikayesini de belki birçoğunuz biliyorsunuzdur.  Ama acaba Takkeci (Arakiyeci) İbrahim Çavuş caminin bize vermek istediği mesaj nedir? Burada “tasavvufi bir mesaj gizli”. İşte her asırda geçerli olan ve mutlaka okumamız gereken bir mesaj. Yaşlısından gencine kadar günlük hayatta uygulamamız gereken güzel bir tavsiye. İşte detayları:

DUA EDİYOR DUASI GERÇEKLEŞİYOR AMA NASIL?
Takkeci İbrahim çavuş rızkını Kapalıçarşı’da takke satarak sağlayan esnaftır. Her gün Topkapı’daki evinden Kapalıçarşı’ya rızkını kazanmaya gidiyor. İçinde yıllardır sakladığı bir ukde vardır. Yıllar sonra da hayırla hatırlanacak bir cami yaptırmaktır tüm isteği. İyi de takke dikmeyle cami yaptırılabilir mi?  Ama gönülden isterseniz olur. Yine her zamanki gibi yatmadan önce namazını kılıp, duasını eder ve o gece rüya görür. Rüyasında nur yüzlü bir zat buna der ki: “İbrahim Ağa sen boşuna buralarda kısmet arama. Senim kısmetin aslında Bağdat’ta. Bağdat Meydanında köprünün yan tarafındaki avlunun içinde bir hurma ağacı var. Hurma ağacına sarılı vaziyette bir üzüm asması var. Senin kısmetin oradadır. Sen Bağdat’a gideceksin, o hurmadan ve üzümden yiyeceksin. Ondan sonra kısmetin açılacak.” Bu rüyayı İbrahim Ağa bir defa görür, önemsemez, ikinci defa görür, yine ehemmiyet vermez. Aynı rüyayı üçüncü defa görünce İbrahim Ağa bu işe takılır, der ki: “Bunda bir hikmet var, demek benim kısmetim Bağdat’ta. Gideyim, kısmetimi bulayım.”

Ve İbrahim Ağa çarığı çeker, heybesini sırtına alır, azığını doldurur, yola düşer. Nihayet Bağdat’a varır. Tarif edildiği şekilde hurma ağacını ve ona sarılı asmayı bulur. Hemen hurma ağacından hurma, asmadan da üzüm yemek için cabalar. Tam o sırada orada görevli olan bir bekçi gelir.  “Hayrola, , ne işin var burada?” diye ona sorar. İbrahim Ağa, belli etmez, üzüm yemek istediğini söyler. Bekçi ‘de: “İyi de niye yukarıdan yiyorsun aşağıdan yesene. Oradaki üzümler daha olmamış,” der.  İbrahim Ağa, fazla uzatmaz ve aslında buraya niye geldiğini ve rüyasını anlatır.

Bekçi gülmeye başlar. : “Sen de amma saf adammışsın. Bir rüyaya takılır da, insan tâ Bağdat’a gelir mi?”

“Ama,” der, İbrahim Efendi,  “bir defa değil ki, üç defa gördüm aynı rüyayı.”

“Olsun, üç defa gör,” der, “ben de üç defa bir rüya gördüm. İstanbul’a gidiyormuşum”

“Hayrola inşallah, sen ne rüya gördün?”

“Bana rüyamda, ‘İstanbul’a git, Topkapı surlarının dışında Takkeci İbrahim Ağa diye birisi vardır. Onun evinin bodrumundaki kömürlüğünde hazine var, bir yolunu bul, o evi satın al, oradaki hazineyi çıkar, zengin olursun’ dediler. Üç defa ben bu rüyayı gördüm, ama kalkıp da İstanbul’a gidiyor muyum?”
İbrahim Ağa, mesajı almıştır. Geldiği gibi tekrar İstanbul’a döner. Ve gerçekten de kazıp, altınları çıkartır. Camiyi yaptırır.  İbrahim Ağa bu camide iki sene namaz kılar ve 1594 yılında vefat eder.
Bir kısım araştırmacılar bu caminin Mimar Sinan’ın eseri olduğunu söylese de kapının üstündeki on iki mısralık kitabeden öğrendiğimize göre cami Mimar Sinan öldükten tam dört sene sonra yapılmıştır. Cami içindeki kitabelere ise göre kızı Ayşe anası Emine Hatun ile oğulları Mustafa ve Halil Çavuş İbrahim Ağa’nın hayratını kuvvetlendirmek için ilave vakıflar yaptırmışlardır. Haziresindeki 1759 tarihli Takyeci(Takkeci) İbrahim Camii, Şeyhi Ali Efendi’nin kabir taşından ve Hadika’daki ifadeden anlaşıldığına göre bir dönem Halvetî Tekkesi olarak da kullanılmıştır. 1830’da esaslı bir onarım görmüştür. 1985’te Vakıflar İdaresi’nin yaptığı çalışmalarda da mahfil tavan ve dikme ve kemerlerinde orijinal altın yaldızlı nakışlar bulunmuştur.

HİKÂYE DE SAKLI OLAN SIR NEDİR?
Aslında bu hikâyede bize demek istiyor ki: “ Ey insan, Allah senin içine hazineyi koymuş. Her ne istiyorsan Allah’tan iste ve o hazine sende var. Eğer sen samimi dua edersen o gerçekleşir. İnsanın içinde bulunan cevheri kullanmasını bilirsek tüm hazinelerin sahibi olan Allah onun tasarrufunu da bu kullarına ihsan eder. Zübde-i âlem, Zübde kelimesi çekirdek, öz anlamına gelmektedir. Âlem de dünya, kainat, evren anlamlarında kullanılmaktadır. Bu tamlama ise, kainatın özü anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufi anlamı olan bu terime göre, insan kainatın özüdür, kainatta ne varsa, aynı oranda insanda da vardır. Bir diğer ifade ile insan kainatla denk kabul edilmektedir. Zaten kainatın varlık sebebi de insandır.

Şeyh Galip’in şu şiirinde mesele ne kadar da güzel anlatılıyor:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.
(Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.
Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen
.) (Şeyh Galip)
Meraklıları için şiirin tam metnini: http://www.siirparki.com/galib4.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website