30 yıllık gazeteci, hezarfen Fahri Sarrafoğlu ile İstanbul’u ve İstanbullu olmayı konuştuk

İbrahim Ethem Gören | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Fahri Sarrafoğlu nevi şahsına münhasır, çok yönlü bir kişilik. Gazeteci, yazar, araştırmacı, eğitimci, iletişimci, rehber, kişisel gelişim uzmanı ve İstanbul âşığı bir entelektüel zattan bahsediyorum. Önce insan diyerek irfan yoluna çıkarak vaktinin önemli bir bölümünü eğitime ve öğrenmeye hasreden 30 yıllık gazeteci, hezarfen Fahri Sarrafoğlu son yıllarda kişisel gelişim üzerine odaklanmış görünüyor. Sarrafoğlu’nun uzmanlık alanları arasında İstanbul da bulunuyor. Sarrafoğlu ile İstanbul’u ve İstanbullu olmayı konuştuk.

İbrahim Ethem Gören: Fahri Bey, İstanbul’da ne arıyorsunuz?

Fahri Sarrafoğlu: Çok güzel bir soru bu yıllardır ilk defa bana böyle bir soru soruldu, öncelikle teşekkür ederim. Yıllar önce -ki tam 30 yıl önce- 1976 yılında gelmiştim İstanbul’a 10 yaşında bir çocuk iken ve başladım aramaya. Ne mi arıyordum! Şimdi şöyle düşünün İbrahim Bey… Çocuksunuz bilmediğiniz bir şehre gittiniz anne ve babanızla bir ara etrafa bakacağım derken anne ve babanızın elini bıraktınız. Aa bir de baktınız ki eyvah anneniz, babanız orada yok. Ne yapar o çocuk? Telaşlanır, hemen onları aramaya başlar.

İSTANBUL’DA ECDADIMIZI ARIYORUM

Gurbettedir, kimseyi bilmez, tanımaz, nereye gidecek kime soracak bilemez. Ne yapar bu çocuk? Kaç yaşında olursa olsun ilk önce ağlar, sonra da bağırmaya ve aramaya başlar. İşte İstanbul’da ben yıllar önce bizden kopartılan “ecdadımızı arıyorum.” Yıllar önce bize hain denilen, yıllar önce yok o senin gerçek anne-baban değil denilen ecdadımızı yani geçmişimizi yani anne-babamı arıyorum. İşte ilk geldiğimde İstanbul’a ilk tanıştığımda İstanbul’a hah dedim evet, ben ne aradığımı biliyorum ve ne aradığımı da burada bulacağım.

Aradıklarınızın ne kadarını bulabildiniz?

Elhamdülillah niyetiniz aramak olunca Rabbim size ikram ediyor. Yani sizin niyetinize göre Allah lütfediyor. Neyi arıyordum, gerçek tarihimizi, gerçek geçmişimizi, bize sonradan anlatılan değil, gerçek bilgileri arıyordum. Bu aramak hah buldum tamam bitti diyebileceğiniz bir şey değil. Eğer öyle olsaydı 30 yıldır arıyorum tamam şimdiye kadar buldun buldun veya bulamadın pes et. Ya da eee aradın, işte buldun yetmez mi? Hayır hayır, olur mu? Aramaya devam… Buldukça size açılıyor tarih, buldukça size daha fazla bilinmeyenlerini gösteriyor tarih. İşte sizdeki samimiyeti gördükçe aa diyorsunuz daha ne kadar bilinmeyen sırlar varmış.

İSTANBUL’U ARAMAYA DEVAM

Ama bu sırları hemen vermiyor, tabi sizdeki samimiyet, gayret ve istikrara göre veriyor. Tıpkı bir çocuğun büyümesi gibi içinizdeki o gerçeği arama hasreti, İstanbul sevgisi, ecdadınıza olan düşkünlüğünüz azalacağı yerde artıyor. Yeni yeni bilgiler geldikçe daha daha diyorsunuz. Yani İbrahim Bey, 30 senedir arıyorum ve aramaya devam… Şu kadarını söyleyeyim daha İstanbul’un üstünü bitiremedim ki gezmeyle, araştırmayla altına sıra gelmedi. İstanbul’un altı ki o da bir 30 sene ister. Sarnıçlar, tüneller, su terazileri, denizin altı vb.

İstanbul ve İstanbullu deyince neler anlaşılması gerekiyor?

İstanbul deyince “evrensel bir şehir” aklıma geliyor. Sadece klasik bir binalar şehri değil. Sadece bir tarih şehri ya da arkeolojik eserlerin bol olduğu bir şehir değil; tam tersi tüm dünyada ne kadar yaşayan insan varsa, ne kadar yaşayan millet, ırk, din vb. varsa hepsinin İstanbul’da bulunabileceği gerçekten özgün ve farklı bir şehir anlaşılması gerekir.

İSTANBUL’U OSMANLI ŞEHİR YAPMIŞTIR

İstanbul deyince bugün sadece mimari eserleri ya da yiyecekleri vb. akla geliyor. En çok da tarihi eserler, Bizans veya pagan dönemi eserlerden bahsediliyor. Bana göre İstanbul daha bütün; bunların da üstünde daha farklı bir şehirdir, onu da işte Osmanlı yapmıştır. Neydi Osmanlı’nın yaptığı NEZAKET VE EDEP. İstanbullu deyince de akla bu geliyor işte. NEZAKET VE EDEB YANİ İSTANBUL EFENDİSi. Kimseye zarar vermeyen, zarar verme düşüncesi olmayan, ayırımcılık yapmayan, ötekileştirmeyen insan geliyor aklıma İstanbullu deyince. Yani İstanbullu dendiği zaman kaba saba, argo vb. konuşanlar değil, değil BEYEFENDİ-HANIMEFENDİ akla geliyor. Gelmelidir de…

TOPKAPI SARAYI’NI TOPKAPI CEVİZLİBAĞ’DA ARAYANLAR VAR!

İstanbullular şehirlerini ne kadar tanıyabiliyor?

Ah bu soruyu duyunca içim cız etti. Keşke diyebilsem ki İstanbul’un tamamı şehrini tanıyor. Hayır, efendim, üzülerek söylüyorum bir Romalı kadar, bir Londralı kadar ya da bir Parisli kadar bile tanımıyoruz. Yok, artık diyebilirsiniz ama tecrübelerimle söylüyorum. Londra’da bir yıl eğitim için kaldım. Londra’da yaşayan bir İngiliz en azından Buckingam Sarayı’nın nerede olduğunu bilir. Bir Parisli Fransız vatandaşı Versay Sarayı’nı hayatında görmüştür bir kere. Ama gel gelelim İstanbullu inanın Fatih Camii’nin yerini bilmiyor yad a hayatında bir kere bile Topkapı Sarayı’na gitmemiş. Geçenlerde duydum, üzüldüm bir tıp öğrencisi 6 yıl İstanbul’da okuyor TUS’u da kazanıyor diyor ki hadi rahatladık artık Topkapı Sarayı’nı gezelim diyor ve gidiyorlar Topkapı–Cevizlibağ semtinde Topkapı sarayını arıyorlar, üzücü değil mi?

İSTANBUL TÜRKİYE’NİN ÖZETİDİR

İstanbul’da yaşayanlar, “asitane”yi az tanıyor dediniz… Kadim şehrin tanınmasına yönelik olarak kimlere ne tür göreler düşüyor?

Evet, güzel bir isim “asitane”, yani kapı eşiği. Yani kalbin–edebin, terbiyenin giriş kapısı. Her kesime iş düşüyor. Anne, babalara, vakıflara derneklere, okullara, öğretmenlere vb. Niye, çünkü İstanbul, Türkiye’nin bir özetidir. 36 padişah geçmiş Osmanlı İmparatorluğu’nda ama İstanbul’u anlatmaya başlayınca Fatih Sultan Mehmet’ten başlamıyorsunuz yine Osman Gazi’den başlıyorsunuz. Onun için aslında herkes kendini görevli hissetmeli İstanbul’u tanımak ve tanıtmak için.

İSTANBUL KÖRÜK GİBİDİR, KİMİNİ ÇEKER, KİMİNİ GÖNDERİR

İstanbul lisan-ı haliyle halkına, misafirlerine neler söylüyor?

Harika bir sual daha… Efendim ehl-i tasavvuf der ki İstanbul da Medine şehri gibidir. Yani hassastır, tıpkı körük gibi kimini çeker; kimini gönderir. Onun için İstanbul’da yaşamak hassas iştir, nezaket işidir. Gönül işidir. İstanbul diyor ki benimle yaşamak, birlikte olmak istiyorsan diline önce dikkat et, kalbine dikkat et. Nezaket ve edep İstanbul’un olmazsa olmaz şiarıdır. İstanbullu olan biri sokağa çöp atmaz, tükürmez, tükürene kızmaz, küfür etmez, hakaret etmez elinde imkânı varsa onun üstünü örter, kaldırır. Biz gezilerimizde elimizde poşetle gezerdik, niye, yolda çöp görürsek alırız, atarız poşete sonra gider çöp kutusuna atarız diye. Ve derim ki geziye katılan öğrenci kardeşlerime aman susun, hakaret yok, niye atıyorlar, niye yapıyorlar yok, gönüllü olarak temizliyorsan temizle. Uyarmayı yapacaksan nezaketle yap onu da ilgili birimlere söyle. Şimdi Beyaz Masa var, ne güzel yazıyorsun, gelip düzeltiyorlar. Ne olur bu röportajdan da tavsiyem budur. Aman dikkat, kızmadan, bağırmadan hakaret etmeden İstanbul’a yardım edelim ve İstanbul’un sesini duyalım.

Şehrin bahsettiğiniz avazını işitmek için nasıl bir hâssaya sahip olmak gerekiyor?

Sizin de bahsettiğiniz gibi röportaja başlarken “önce insan” sözünü, lafta değil gönle nakşetmek gerekiyor. Tasavvuf budur zaten. İnsanı öncelemektir, insanı ötelemek değil. Hangi şehre giderseniz gidin dünyanın tüm ülkelerini gezin bunu üzerine basa basa söylüyorum, eğer İstanbul nezaketi varsa sizde, İstanbul beyefendiliği, hanımefendiliği varsa o şehir sizi izzet ile ikram ile karşılar.

SÜLEYMANİYE CAMİİ’NİN NİÇİN 10 ŞEREFESİ VARDIR?

İstanbul’u gezerken, bakmak ile görmek arasında ne tür farklılıklar var?

Aa, burası önemli işte, değerli ağabeyim, burası önemli. Zira bunu gençlerle her gezi yaptığımızda söylerim. Aman dikkat bakmayın, görün diye. Şimdi Süleymaniye Camii’ne bakarsınız. Ee baktık… Ne gördün? İşte cami canım. İyi de sevgili kardeşim, orada 4 minare var, ikisi kısa ikisi uzun, niye kısa, niye uzun göreceksin ve soracaksın. Efendim niye 4 tane minare, niye 10 tane şerefe. Niye Mimar Sinan mezarını caminin sol tarafına koydurmuş? İşte bunları gören insan anca anlar ve merak eder. Merak edince de zaten cevap gelir. Genellikle sevgili hemşerilerimiz ya da İstanbul’a dışardan gelen vatandaşlarımız sadece bakıyorlar, aa Topkapı Sarayını gördüm, aaa Sultanahmet Camii’ni gördüm. Hayır, kıymetli kardeşim görmedin. Sadece baktın ve gezdin. Görseydin, aradaki ayrıntıyı fark eder ve o detayı sorardın. Üzülerek söylüyorum ki yabancı turistler bu konuda daha çok bilgiye sahipler. Bizlerin de görmesi ve merak etmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Mesela, neden “Karagümrük” semti. Hiç sorduk mu? Çünkü İstanbul’un karaya açılan tek gümrük kapısı. Diğer kapılardan değil; denetim ve hijyen için İstanbul’a girecek ithal malların buradan girilmesi şart koşulmuş da ondan. Niye Şehzade Camii’nin minareleri diğer minareler gibi değil de “nakışlı”. Çünkü Mimar Sinan diyor ki, bu benim çıraklık eserim, Enderun’daki çırak olan yani yeni başlayan öğrencilerin de giydiği üniforma ya da öğrenci üniforması gibi yapmış. Kendisini hâlâ öğrenci ve öğrenen olarak görüyor. İşte bütün bunlar bakmak ile görmek arasındaki farkı anlatmak için umarım yeterlidir.

İstanbul’u yaşamaya, bir adım öte anlamaya görerek devam etmek için neler yapmak lazım gelir?

Cevabı çok kısa aslında. “Hissetmek” lazım gelir. Evet, İbrahim Bey, hissetmek lazım. İstanbul herhangi bir şehir değil. Yo, yanlış anlamayın kutsallaştırmıyorum, haddim değil hâşâ. Ama İstanbul’da binlerce yıl birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir şehir. Ve bunu yaparken de kendisinden ödün vermemiş bir şehir olarak görüyorum bu kadim kenti. Yani bağrında kendini seven, kendine bir şey katanları da bağrına basıyor, sahipleniyor, İstanbullulaştırıyor. Şimdi soru şu: Nerelisin? Cevap: İstanbulluyum. Doğru evet, İstanbul’da yaşıyor diyebiliriz ama İstanbulluyum ben şahsen diyemiyorum. Evet, 30 yıldır üzerinde dolaşmaya, keşfetmeye çalışıyorum ama İstanbulluyum diyemem. Neden, içselleştirmemiz lazım, ünsiyet etmemiz lazım. Tanımamız, bilmemiz lazım. Ünsiyet olursa sevgi ve muhabbet gelir.

İSTANBUL’U ÖRMEYE ÖNCE MEZARLIKLARDAN BAŞLAMAK GEREKİR

Bahsettiğiniz farklılıkları ve farkındalıkları keşfetme doğru bir adım atmak için İstanbul’u görmeye nereden başlamak gerekir?

Bu soruları anca bir İstanbul aşığı, bir İstanbul sevdalısı sorabilir. Gerçekten siz de İstanbul’la hemhâl olmuşsunuz bende hemen röportajın bu arasında size bir kez daha teşekkür ediyorum. Efendim, sorunuzun cevabına gelince, İstanbul’u görmeye önce mezarlıklardan başlamak gerekiyor.

Siz nereden başlıyorsunuz gezilerinizde?

Edirnekapı Şehitliği’nden…

ÖNCE ECDADIMIZI TANIMALIYIZ

Edirnekapı Şehitliği’nde ne/neler var?

Orada ne tarih kitapları var bir bilseniz. Orada dokunabileceğiniz, okuyabileceğiniz ne bilgiler var bir bilseniz! İşte, Eyüp Sultan Hazretleri, İşte İbn-i Kemal Hazretleri, işte 16 Mart şehitlerimiz… Mehmet Akif ve diğer şehitlerimiz. Bu arada yeri gelmişken parantez açarak söyleyelim. Ben şimdiki gezilerimizi İBB önünden; 15 Temmuz Şehitlerinin şehadet şerbeti içtiği yerden başlıyorum. Önce oradan şehitlerimize dua sonra geziye başlıyoruz. Evet, sonra padişah türbelerini ziyaret ediyoruz. Sevgili İbrahim Bey, bu da üzülecek bir durum. Bırakın ilkokul ve liseyi üniversite öğrencilerimiz bile Fatih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, II. Abdülhamit Han’ın türbelerinin yerlerini bilmiyorlar. Önce ecdadımızı tanımalıyız.

Daha mücmel bir İstanbul turu için nasıl bir program yapmak vakıa mutabık olacaktır?

İlk önce gezinin ruhunu anlamak icap ediyor. Ali İmrân Suresi’nin 137’inci ayeti kerimesinin mealini okuyarak gezimize başlıyoruz. “Sizden önce (nice) hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse, yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” Geziden önce manevi atmosferi hissetmek gerekiyor. Yoksa kuru kuru sadece tur yapmış olursunuz. Daha önceki sorularınıza verdiğim cevaplarda da dile getirdiğim gibi önce şehitlerimizden, padişah türbelerimizden selatin camilerimizden başlıyoruz, olmazsa olmaz manevi eğitimin odak noktası olan tekkelerimizi geziyoruz. Sonra günümüze kadar ayakta kalan ve ecdadın ince dokunuşları ile İslami bir motife bürünen Bizans eserlerini geziyoruz. Kariye Camii, Fethiye Camii, Küçük Ayasofya Camii, Zeyrek Camii, Molla Fenari İsa Camii gibi..

Bu minvalde siz neler yapıyorsunuz?

Ah neler yapmıyoruz ki, keşfe devamJ Dedim ya 30 senedir hâlâ Bakırköy ve Zeytinburnu’na geçemedim. Niye diyeceksiniz. Sur içi bitmedi ki.

İstanbul’a dair okumalarınızın öznesinde neler/kimler var?

İstanbul’la ilgili yeni çıkan kitaplar, daha önce çıkmış olan kitaplar bunları takip ediyorum. Okuyorum, yanlış bilgilerimi düzeltiyorum. Hurafelerden arındırılmış bir İstanbul’u anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Değerli hocalarımızın İlber Ortaylı, Murat Bardakçı, Mustafa Armağan, Semavi Eyice, Dursun Gürlek ve Haluk Dursun hocamızın eserlerini okuyorum, sohbetlerini kaçırmamaya çalışıyorum. Böylelikle İstanbul’un sırlarını çözme gayretinde bulunuyorum.

MÜSLÜMAN DÜNYANIN GİDİŞATINDAN SORUMLUDUR

Sırlar dediniz… Elbette İstanbul sırlarla dolu kadim bir şehir. Dikkatinizi celp eden ve gezilerinizde ifşa ettiğiniz birkaç sırrı ifşa eder misiniz?

Özellikle Selatin camilerinde ki şadırvanların sırrı… Sadece abdest almak için değil mezkur şadırvanlar. Şadırvanlara dikkatlice baktığınızda caminin içine de oksijen girsin diye özenle yapıldıklarını, özenle babüsselâm kapısına konulduklarını keşfedersiniz. Şadırvanlar camilerdeki o kadar insana devamlı bir oksijen kaynağı. Sonra camiye girerken o demirlerin verdiği mesaj: Camiye ya da türbeye girerken dua niyeti ile giriyorsunuz. “Allah’ım beni zıvanadan çıkartma” diyerek. Çünkü yukarıdan aşağıya gelen dik demir Kur’an-ı Kerim”i sembolize ediyor, yatay olan da Sünnet-i Resulullah’ı. Böylelikle camiya girenken hâl lisanıyla “Rabbim beni Kur’an ve Sünnetten ayırma” diyorsunuz. Ve Fatih Camii’nin müezzin mahfilindeki o meşhur resim. Bir tarafında Kâbe bir tarafında Medine, Topkapı Sarayı ve dünya haritası vardır. Mezkûr resim kısaca “Müslüman dünyanın gidişatından sorumlu” diyor. Mesela Vatan Caddesi’nin girişindeki Murat Paşa Camii’nin ayrı bir manevi hazzı vardır. Yolda kalmışların camiidir. Bu kutlu ibadethaneyi Hızır (as)’ın gelip, ziyaret ettiği ya da sıkça ziyaret ettiği bilinir. Bunlar şu an aklıma gelenlerden birkaçı.

İSTANBUL’DA YAŞAMAK SANATTIR

Sizin eklemek istediğiniz hususlar neler?

Bana sık sık hocam niye kitap yazmıyorsunuz diyorlar. Efendim, kitap yazarsam diyorum olayı kitabileştireceğim, ben gezerek, yaşayarak yaşatarak anlatmak istiyorum. Eğer bir yanlış bilgi varsa bunu anında öğrenerek telafi ediyorum. Ya da beni de düzeltiyorlar, öğrencilerim ve anında öğrenip hemen gezide paylaşıyoruz. Kitap yazmak bir sorumluluk ve uzmanlık gerektiren iştir. Bir iddiadır. Böyle bir iddiam yok. İstanbul’u daha bilmiyorum ki, daha İstanbullu değilim ki.

İkinci olarak gençlere çağrım var, ne olur özellikle öğrenci kardeşlerim okurken İstanbul’u tanıyın. İstanbul’u gezin. Bunun için de Sivil Toplum Kuruluşlarına çok iş düşüyor. Sık sık İstanbul gezileri organize etmelerini tavsiye ediyorum. Ama ne olur 50 kişi ile gezi olmasın. 50 kişi bir otobüse binip de İstanbul gezilmez ki… Koca koca otobüslerle İstanbul sokaklarında gezi olmaz, olursa da verimli olmaz. Zevk-i selim ile gezi olmalı.

Son olarak okuyucularımıza öznesinde İstanbul olan nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

İstanbul’da yaşamak bir sanattır. İstanbullu olmak bir nimettir. İstanbul’da çalışmak, hizmet etmek Allah’ın bir lütfudur. Gelin bu lütfa nail olmak için dua edelim, bizi İstanbul’da yaşatmaya devam ettiği için Allah’a hamd ve şükür edelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website